http://images.socialpano.com/

Yeni Bir Toplumsal Muhayyileye Doğru

İçerde yaşanacak olan bu büyük dönüşüm, Türkiye’yi eğitimden ekonomiye, devlet yönetiminden dini hayata kadar yeniden tanzim edecektir.13.01.2011 11:46

Yirmi birinci yüzyıla büyük bir dinamizmle giren Türkiye, uluslar arası sistemin çevre unsurlarından biri olmaktan giderek uzaklaşıyor ve bölgesinde bir merkez ülke haline geliyor. Ulusal ve bölgesel önceliklerini iki kutuplu dünya sisteminin yapısal gerginliklerine ve tercihlerine göre belirlemek yerine, Türkiye kendi coğrafyasını ve tarihi birikimini esas alan bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyor. Ülkenin ekonomik çıkarları, güvenlik kaygıları ve ince güç kapasitesi, Türkiye’nin bölgesinde aktif ve çok yünlü bir dış politika izlemesini zorunlu hale getiriyor.

Bu değişimi tetikleyen tek unsur, uluslar arası sistemde yaşanan gelişmeler değil. Hiçbir organizma sadece dış etkenlere bağlı olarak değişmez. 17’inci yüzyılda yaşamış Şiraz’lı bilge-filozof Molla Sadra’ya göre varlıklar değişim ilkesini kendi özlerinde barındırırlar. Sadra’nın tabiriyle “cevheri hareket” yani nesnelerin özünde meydana gelen değişim, onların nihai gayesi olan kemal haline kadar devam eder. Şartlar müsait hale geldiğinde her varlık, arzuladığı o nihai gayeye ulaşır.

Türkiye’nin derin değişimi, kendi iç dinamiklerinde ve ben-tasavvurunda cereyan ediyor. Avrupa-merkezci bir tarih anlatısına düşülmüş küçük ve sorunlu bir dipnot olmak, artık Türkiye insanının aklen kabul ettiği ve hissen razı olduğu bir tanımlama değil. Tarihte değer üretebilmiş bütün toplumlar gibi Türkiye toplumu da kendini, kendi tarihinin bir aktörü olarak görmek istiyor. Karşımızda artık tarihin akışını uzaktan ve endişeyle izleyen değil, o tarihe müdahale etme gücüne ve cesaretine sahip bir özne var.

Türkiye’nin ben-tasavvurundaki bu büyük dönüşüm, ülke içindeki ulusal sorunlarımıza nasıl yaklaştığımızı da belirliyor. Düne kadar tabu kabul edilen ve çözülemez addedilen pek çok sorun, artık bir muamma olmaktan çıkıyor. Büyük zihin karışıklığına rağmen bugün Türkiye, onu inşa eden temel kimlik unsurlarını özgürce ve cesurca tartışabiliyor. Din, devlet, birey, toplum, cemaat, kimlik, siyaset, kültür, sanat, Kürt sorunu, Aleviler, gayr-ı Müslim vatandaşlar, demokrasi, özgürlük, insan hakları, şeffaflık kavramları üzerinden yapılan “büyük Türkiye tartışması”, yerel ile küreselin, tarihsel olanla güncelin, geleneksel olanla modernin, birey ile cemaatin, “ben” ile “öteki”nin iç içe geçtiğini ve yeni fırsat alanları yarattığını gösteriyor. Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat, bu dinamizmi Farabi’nin “erdemli şehir” diye tarif ettiği sosyo-politik düzlemde ve bir medeniyet tasavvuru içinde olgunlaştırabilme imkanına sahip olması.

Kriz İdeolojisinden Kurucu İradeye

Bu fırsatın tam manasıyla değerlendirilebilmesi için Türkiye’nin büyük bir normalleşme sürecine ihtiyacı var. Genç Türkiye Cumhuriyet, sıra dışı şartlarda ve farklı öncelikler esas alınarak kuruldu. Osmalı’nın uzun bir gerileme ve çöküş döneminden sonra tarih sahnesinden çekildiğini gören ve bu tarihi kırılmaya (travmaya) bir cevap olarak Cumhuriyeti kuran kadrolar, vatansız, milletsiz ve devletsiz bir bekanın mümkün olmadığını görmüşlerdi. Kurdukları Cumhuriyet, bir kriz dönemi ideolojisine dayanıyordu. Felsefeden bilime, sanattan sanayiye, dinden topluma insanlık tarihinin en büyük kırılmalarının yaşandığı bir dönemde ortaya çıkan Cumhuriyetin birinci önceliği, güvenlikti.

Cumhuriyeti kuran kadrolar Osmanlı’dan geriye kalan vatan topraklarını korumak için yeri geldi Avrupa devletleriyle savaştılar, yeri geldi onlarla anlaştılar. Yeni Cumhuriyetin yeni çağda ancak Avrupalılaşarak ayakta kalabileceğine inandıkları için, modernleşme tarihinin en radikal, en merkeziyetçi ve en zecri programını uyguladılar. Bir “ulus yaratmak” için, tarihi hafızayı silmenin, coğrafyayı yeniden tanımlamanın, sosyal muhayyileyi sıfırdan kurmanın zorunlu olduğuna inandılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya atılan ve tek parti döneminde geliştirilen tarih tasavvuru, birey anlayışı, pozitivist bilimcilik ve radikal sekülarizm, çok kapsamlı bir toplum mühendisliğini de beraberinde getirdi. Bir imparatorluğu kaybetmiş olmanın yol açtığı kolektif travma ve yeni kurulan Cumhuriyeti koruma ve kollama hissinin dayattığı güvenlik kaygısı, Türk modernleşmesinin derin travmalar yaşamasına neden oldu.

Merkeziyetçi modernleşmeyi ve etno-seküler milliyetçiliği ilke edinen Cumhuriyetin toplum mühendisleri, din ve milletin yerine, pozitivist bir sekülerizmi, tek boyutlu bir humanizmi ve nüansları olmayan, dışlayıcı bir etnisizmi koydular. Tepeden inmeci modernleşme ülküsünü benimseyen kadrolar zecri tedbirlere başvurmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin din ve millet kodlarına yabancılaştılar. “Aydınlanmış despotluk”, devletin resmi politikası haline geldi. Bu yüzden 50’li yıllarda köye gelen bir kaymakamı gören çocukların “Kaçın hükümet geliyor!” diye bağırmasına şaşırmamak lazım.

İki Kavram, İki Korku

Bu travma hali, bir türlü yerli yerine oturtulamayan iki büyük kavramı, iki büyük korku haline getirdi: Din ve millet. Özgür dinin irticaya, kontrol altına alınmamış milletin bölünmeye yol açacağı inancı, Türk modernleşmesinin iki sabitesi, iki korkusu haline geldi. Toplum mühendisleri, Türkiye’de dinin alanı genişlediğinde Cumhuriyetin gerici bir rejim haline geleceğini, etnik ve kültürel kimlikler kucaklandığında ise ülkenin üniter yapısının yok olacağı korkusunu hala taşıyorlar. Bu iki korku ve öngördüğü iki felaket (‘gericilik’ ve ‘bölücülük’), bir tarafta seküler-modernleşmeci zihniyetin, öte tarafta etnisiteye dayalı ulus-devlet ve toplum tasavvurunun boyutlarını ele veriyor.

Din korkusu, merkeziyetçi modernleşmecilik ve sekülarizm ile aşılmaya çalışıldı. İslam’ın yerine “medeniyetçi Türkçülük”ü ikame eden Cumhuriyet mühendisleri, “medenileştirme projesi”nin din sorununu kökünden halledeceğine kesin olarak inanmışlardı. Medeniyet insanlığın en ileri safhasını temsil ettiğine göre, dinin yerine onu ikame etmek mantıklıydı. Türklüğün bekası, medeniyet dairesinde kalmasına bağlıydı. Zaten modernitenin ana tezi de bunu empoze ediyordu: İnsanlık, dini aşacak bir olgunluğa ulaşmıştır. İnsanlığın ulaştığı son aşama olan muasır medeniyet ise, yakın zamana kadar, sorgulanamaz bir şekilde Avrupa medeniyeti idi.

Bu yüzden Peyami Safa Türk İnkılabına Bakışlar’da mantığın bütün kurallarını zorlayarak özetle “Türkler Avrupalılaşarak kendilerinden uzaklaşmamakta, bilakis medeniyet arayışlarını sürdürmekte ve asıllarına dönmektedirler” diyordu. Buna göre modernite aslında “Avrupa’nın Türkleşmesi” serüvenidir. Avrupa kolonyalizminin “medenileştirme misyonu”, aslında biz Türklerin öze dönüş hareketidir. Bu yüzden Türkler kendi elleriyle medenileşmeli, gönüllü olarak Avrupalılaşmalıdır. Cumhuriyetin tepeden inmeci ve merkezden çevreye yayılan modernleşme projesi, bu gerçeği geri ve cahil bir topluma hatırlatmaktan başka bir şey değildir!

Din ile milletin birbirinden kopartılması, dinin yerine Avrupa medeniyetinin, milletin yerine etno-seküler Türklüğün konması için yeni tanımların yapılması, yeni kurumların açılması gerekiyordu. Bir örnek bu noktayı tavzih edecektir. Balkan Harbinin zorlu günlerinde 1912 yılında kurulan Türk Ocakları, kuruluş amacının şöyle tanımlamıştı: “… akvam-i İslamiyenin bir rükn-ü mühimmi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, ictimai, iktisadi seviyelerinin terakki ve alasıyla ırk ve dilinin kemaline çalışmak…” (F. Üstel, Türk Ocakları 1912-1931 (İletişim Yayınları, 1997), s. 100).

Fazla değil, on yıl sonra Türk Ocakları öyle bir noktaya gelecektir ki o zamanki başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Türk Ocağı’nı ‘Batıcı ve terakkiperver’ bir kuruluş olarak tanımlayacak ve ona “Batı’nın Doğudaki temsilcisi” sıfatını yakıştıracaktır. Aynı Hamdullah Suphi, Birinci Millet Meclisinde Evrak ve Tahrirat Müdürü olarak çalışan Necmettin Sahir (Silan) beyin 1921-1923 yılları arasında yaptığı “ilk meclis anketi”nin tek sorusu olan “kazanılacak olan milli istiklal mücahedemizin feyizdar ve semeredar olması neye mütevakkıftır” sorusuna su cevabi verecektir: “Garp medeniyetinin beşeri bir medeniyet olduğunu idrak etmek İslam milletlerini mumya gibi içinden ölmüş bir kalıp halinde tutan ve her şeye şumulu olan muhafazakarlığı terk etmeli. Memleketi asar-ı atika müzesi gibi canı çıkmış, köhne müessesatın, düşüncelerin mahfazası olmaktan kurtarmalı. Maarif namına yeniden baş gösteren irticanın ne korkunç bir hortlak olduğunu çok vakit geçmeden takdir etmeli … Ruhumuza vaızdan, edebiyattan, ağlar bir musikiden, mezarlık üstüne bakan koy, kasaba ve mekteplerden gelen mevt ve fena felsefesi yerine aşk-ı hayat ikame eden yeni bir felsefe sokmaya çalışmalı.” (İlk Meclis Anketi (TBMM Yayınları, 2004), s. 45).

Milletle Bitmeyen Kavga

Peki millet korkusu? Dinin bir ‘araz’ olarak gördüğü etnisiteler mutlak ve kurucu bir değer haline geldiğinde, öteki etnisitelerle çatışması kaçınılmaz hale gelir. Etno-seküler ulusalcığın tanımladığı “Türklük”, sadece İslamdan kopartılmış değildi. O aynı zamanda ‘ağa ve şeyhlerin hükümranlığı altında terakki edememiş’, geri ve ilkel etnisitelere de karşıydı. Bu yüzden Cumhuriyet mühendisleri Anadolu sathında “Türk”ten başka kimse görmek istemiyorlardı. Bu yeni “Türk” tanımına uymayan ve kendini uyduramayan herkes bir kalemde düşman ilan edildi.

Kurtuluş savaşı sırasında garp cephesi komutanı olan İsmet İnönü bir grup subaya yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu: “… İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz … Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır … Kimse işitmesin millet düşmanınızdır” (aktaran İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, (Alan Yayıncılık, 1989) s. 96). Bu düşman tasavvuru, genç Türkiye devleti kurulduktan sonra da devam edecektir. Zira bu toplumsal muhayyilede “millet” demek, bir tarafta din, öte tarafta etnisite ötesi bir kimlik demek. Millet demek, Cumhuriyet elitinin artık terk etmek, aşmak istediği tarih demek. Millet demek, unutturulmak istenen toplumsal hafızanın kaynağına geri dönmek demek.

Oysa 1919’da kurulan ve ilk meclisin çekirdeğini oluşturan Anadolu ve Rumeli Müdafa-yı Hukuk Cemiyeti, şu ilkeden hareket ediyordu: “… bi’l-cümle anasır-ı İslamiye yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile hiss-i fedakarı ile meshun ve vaziyet-i ırkiye ve içtimaiye ve şerait-i muhitiyelerine riayetkar öz kardeştirler” (Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931 (Cem Yayınevi 1989), s. 341).

İlk meclisin gizli oturumlarının birinde konuşan Gazi Mustafa Kemal ise şöyle diyecektir: “Suret-i umumiyede prensip şudur ki hudud-u milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde yaşayan anasır-ı muhtelife-i İslamiye yekdiğerine karşı ırki, muhiti, ahlaki, bütün hukukuna riayetkar özkardeşlerdir. Binaenaleyh onların arzuları hilafına bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz. Bizce kat’i olarak muayyen bir şey varsa o da hudud-u milli dahilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesair bütün bu İslam unsurları müşterekü’l-menfaadir” (TBMM Gizli Celse Zabıtları (İş Bankası Yayınları, 1985), Cilt I, s. 73).

1920’lerin Atatürk’ü burada Türkiye’nin etnik yapısına ilişkin “normal” olan bir hali tasvir ediyor. Sonraki yıllarda yaşanan acı tecrübeler, istiklal harbini vermiş ve bağımsızlığını kazanmış genç Cumhuriyetin bu ilkelerden nasıl hızla uzaklaştığını ve bunun için büyük bedeller ödemek zorunda kaldığını gösteriyor. Bugün Türkiye bir kriz dönemi ideolojisinin ürettiği korkuları aşmaya ve bunların kronik hale getirdiği sorunları çözmeye çalışıyor.

Türkiye’nin Normalleşmesi

Bu manada Türkiye’nin son on yıllarda yaşadığı değişim tecrübesi, bir normalleşme sürecidir. Türkiye ne içerde bölünüyor ne de dış politikasında eksen kaybına uğruyor. Tersine Türkiye, hükümetiyle ve sivil toplumuyla, siyasi ve sosyal tercihlerini kendi önceliklerine göre belirleme yoluna gidiyor. Çoğul modernite süreçlerinin yaşandığı çok merkezli bir dünyada, Türkiye’nin yeni bir öncelikler sıralaması yapması, bir normalleşme süreci olarak görülmelidir.

Türkiye, devletiyle, bürokratıyla, siyasetçisiyle, askeriyle, aydınıyla, din adamıyla, velhasıl toplumun tüm aktörleriyle, kendi kendine ürettiği korku ve vehimlerinden kurtulduğu oranda normalleşecek ve kendine ve etrafına yeni bir özgüvenle ve açık bir zihinle bakabilecektir. Türkiye ekonomik ve siyasi manada küçüldükçe toplumsal ve siyasal mekan sıkışacak ve farklılıklar bir çatışma unsuru haline gelecektir. Türkiye büyüdükçe farklı etnik gruplar, yaşam tarzları, siyasi düşünceler bu büyük resimde kendilerine daha geniş bir yer bulacaktır.

Bu yüzden Türkiye’nin normalleşerek büyümesini “birinden alıp ötekine verme” diye yorumlayanlar yanılıyorlar. Ekonomik pastanın herkese açık hale gelmesi, İstanbul sermayesinden alıp Anadolu sermayesine vermek değildir. Dini özgürlüklerin güvence altına alınması ve yaygınlaştırılması, laik yaşam tarzını benimseyenlerin hayat alanını daraltmak değildir. Kürtlerin haklarını tanımak, Türklerden bir şey eksiltmek değildir. Gayr-ı Müslimlerin sorunlarını çözmek, Müslüman çoğunluktan alıp başkasına vermek değildir. Zira hak ve hukuk, paylaşınca azalmaz tersine zenginleşir. Temel sorunumuz bu noktayı ihmal etmekten kaynaklanıyor.

Yeni Bir Toplumsal Muhayyile

Bunun için Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye, fakat ondan da önemlisi yeni bir toplumsal muhayyileye ihtiyacı var. Türkiye tarihi birikimini, kültürel derinliğini ve coğrafi konumunu bir zemin kabul ederek evrensel hukuk kurallarına, adalete, insan haklarına dayalı katılımcı ve paylaşımcı bir düzen inşa etmek durumundadır. Avrupa Birliği, Türkiye’nin daha ileri bir demokrasiye sahip olmasında önemli bir saik ve hedeftir. Toplumun gerisinden gelen mevcut hukuk sisteminin ıslah edilmesi ve müzakereci demokrasinin işler hale gelmesi, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefiyle uyum içerisindedir.

Türkiye’nin Kürt sorunu, sivil-asker ilişkileri, azınlık hakları, başörtüsü dahil dini özgürlükler gibi temel sorunlarını çözebilmek için yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç duyduğu açıktır. Bu sözleşmenin çerçevesi, temel hak ve hürriyetleri esas alan, hesap verebilirlik ve şeffaflık ilkelerine dayalı bir siyasi-hukuki düzen tarafından çizilecektir. Bu hedefi taçlandıracak olan en önemli başarı ise, Türkiye’nin en kısa sürede yeni bir anayasa yazması ve bunu Türkiye’nin en geniş toplumsal mutabakat metni olarak vaz etmesidir.

Fakat hiçbir toplum, ne kadar mükemmel olursa olsun, sadece bir dizi hukuki ve siyasi düzenlemelerle hayatiyet kazanamaz. En mükemmel sistemi dahi işletmek için bir hisse, ruha, empatiye ihtiyaç vardır. Zira bir toplum, varlığını anlamlı kılan bir takım değerlere sahip olmadan gelişme gösteremez. “Toplumsal muhayyile” adını verdiğimiz tasavvur ve değerler bütünü, bireyin ve toplumun varlık karşısındaki tutumunu ve diğer insanlara karşı ahlaki sorumluluklarını ortaya koyar. Fizik bilimlerin matematiksel kesinliğinden çok sanatsal hayal gücüne dayanan toplumsal muhayyile, Türkiye’nin ben-tasavvurunu, toplum duygusunu, tarih algısını, kültür kodlarını ve değerler sistemini inşa eden ve derinleştiren bir ufuktur. Bu bir açık ufuktur ve kapalı bir çerçeve değildir. Bu yüzden her daim gelişmeye ve tekamüle açıktır.

Muhayyileyi burada İslam felsefesindeki klasik anlamıyla his ile pür akıl arasında yer alan ve bu ikisini birleştiren bir idrak melekesi olarak alıyoruz. Buna göre tahayyül gücünün bir ifadesi olarak muhayyile, ontolojik manada farklı varlık mertebeleri arasında irtibat kurabilen, epistemik olarak his ile aklı birleştiren ve bunların bileşkesiyle ortaya çıkan zihni ve ahlaki ufku sezinleyen yetinin adıdır. Toplumsal muhayyile, bir toplumun en somut tutum ve davranışlarından en soyut kavramsallaştırmasına kadar bütün zihni ve moral düşünce havzasının adıdır.

Türkiye’nin toplumsal muhayyilesi, değer-merkezli ve erdemli bir toplumun inşası için gerekli olan zemini ifade eder. Özgürlük-anlam ikilemini aşmak ve bireysel özgürlüklerimizden feragat etmeden belli ilkelere bağlı olarak anlamlı bir hayat yaşamak, modernitenin temel sorunlarından biridir ve Türkiye’nin toplumsal ve moral tercihleri üzerinde derin bir etkiye sahip olmaya devam etmektedir. Özgürlük ile anlam arasında denge kurabilen bir toplumsal muhayyile, bizi bu iki değer arasında bir tercih yapma ikileminden kurtarır. Böylece özgürlük, yenilik ve yaratıcılık adına geleneği ve cemaati reddetmek bir seçenek olmaktan çıkar. Türk modernleşmesinin temel çıkmazı, Kant’ın “antinomi”lerine benzer ikilemler üretmesi ve bunlardan kurtulamamasıydı. Birey ile cemaati, din ile bilimi, özgürlük ile ahlakı, millet ile devleti, tarih ile gelecek tasavvurunu, kimlik ile aidiyeti karşı karşıya getiren modernleşme tecrübemiz ortaya yarım kişilikler, karışık zihinler, daralmış vicdanlar ve sonuç olarak parçalanmış bir toplumsal muhayyile çıkarttı. Siyasi planda bunlar özgürlük-güvenlik, Türk-Kürt, Sünni-Alevi, dindar-seküler ve benzeri dikotomiler haline geldi.

Bu ikilemleri aşmak ancak yeni bir toplumsal muhayyile inşa etmekle mümkün olacaktır. Aslına bakılırsa bu muhayyile, artık bir zaruret haline gelmiştir. Türkiye’nin yeni gerçekleri, genç nüfusu, demokrasi talebi, katılımcı kültürü, ekonomik potansiyeli, güvenlik kaygıları ve bölgesinde ve dünyada yükselen profili, yeni bir toplumsal muhayyilenin doğuşunun işaretlerini zaten vermektedir. Önümüzdeki on yıllarda Türkiye’nin temel mücadelesini, eski korkularından ve akıl tutulmasından kurtulması ve yeni bir toplumsal muhayyileyi inşa etmesi belirleyecektir.

Cemil Meriç Umrandan Uygarlığa’da bu inşa sürecinin bir yönünü şöyle anlatıyor: “Mekan ile zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkanınkilerle birleştirmek için onları sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanlığı hayata bağlayacak olan, maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmesidir”.

Bu inşa sürecini başarıyla yürüten bir Türkiye, yirmi birinci yüzyılda kendi sıkletiyle mütenasip bir konuma gelecek ve Kürt sorunundan sivil-asker ilişkilerine kadar bütün sistemik sorunlarını çözecek kapasiteye ulaşacaktır. Kendi tarihinden utanmayan, coğrafyasından sıkılmayan, insanının derin aklına ve maşeri vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır.

İçerde yaşanacak olan bu büyük dönüşüm, Türkiye’yi eğitimden ekonomiye, devlet yönetiminden dini hayata kadar yeniden tanzim edecektir. Bunun etkisi şüphesiz dış politikada da görülecektir. Sağlıklı bir bünyeye kavuşmuş ve geniş bir ufuk yakalamış olan Türkiye, hiçbir tekebbüre, istiğnaya ve emperyal maceraperestliğe kapılmadan bölgesinde istikrar, düzen ve refah dağıtan bir ülke haline gelebilir.

Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesi, bu ülkenin gerçek potansiyellerini ortaya koyacak ve onu “parçalanmış”, “mühtedi”, “sığıntı”, “Avrupanın hasta adamı”, “ayrık otu”, “travmatik” bir ülke olmaktan çıkartacaktır. Korkularından arınmış ve kendi sıkletiyle mütenasip hareket edebilen bir Türkiye, iç sorunlarını çözebilecek ve bölgesine bir güç projeksiyonu yapabilecektir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel siyasete etki yapma kapasitesi, bu dönüşümü gerçekleştirmesine bağlı olacaktır.

Doç. İbrahim Kalın


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder