http://images.socialpano.com/

İnsan, dua ile kul olur!

“İnsan duaya durunca kâinat kaybolur; bir tek O kalır. İnsan dua ile kul olur. Şu fani alemde bütün yapıp-ettiklerimiz, isteklerimiz, ihtiraslarımız dua ile berhava olur."15.06.2016 12:01

Mustafa Kutlu’nun “Sabır” ve “Dua” isimli iki nefis yazısını siz değerli takipçilerimizin istifadesine sunuyoruz.

Sabır

İnsanoğlu zayıf mahluk. Sıcak olur sıcaktan, soğuk olur soğuktan; az olur azdan, çok olur çoktan şikâyet eder. Nefis dokuz canlıdır gördüğünü ister. Canımız-malımız selamette, keyfimiz yerinde ise güler oynarız; bu nimetlere şükretmek aklımızdan geçmez; az bir tehlikeye düşelim, biraz canımız yansın hemen feryada başlarız.

Sabır dünya hayatında nefisle olan imtihanımızın başlıca ölçüsüdür. Bakınız onun mânâları içinde neler var: Bir kere katlanılması zor acılar, sıkıntılar, haksızlıklar karşısında metin olmak lazımdır. Yoksulluk, yakınların ölümü, ayrılık, hastalık ve burada saymayı lüzumsuz bulduğum pek çok felaket karşısında şikâyet etmeden, sızlanmadan olana rıza göstermek her babayiğidin harcı değildir.

Parmağımıza diken batsa dünya başımıza yıkılmış gibi feryat ederiz. Ateş düştüğü yeri yakar. Doğru. Veren de Allah, alan da Allah. Madem ona teslim olmuşuz; “lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyebilmeliyiz. Ama nerde?

En basit meseleler yüzünden aniden parlayarak ya kavgaya tutuşur; ya bağırmaya başlarız. Öfkesini dizginleyenlere ne mutlu. Beklemeye tahammülümüz yoktur, çokluk sıraya riayet edemeyiz. Ne olacaksa bir an önce olsun, ne gelecekse bir an önce gelsin deriz. Bunun temelinde nefsin “elde etme, tatmin olma” duygusu yatar. Bir kere azdı mı durdurmak her kişinin değil, er kişinin harcıdır. Oysa nefsin bu sınır tanımayan arzuları hem kendi ruhumuza, hem bedenimize, hem de çoğu kere başkalarına zarar vermektedir.

Cenab-ı Hakk'ın yasak kıldığı bütün eylemler şeytanın iğvası ile nefse hoş gösterilir. İşte bu “bile bile lades” gibi bir şeydir. İçki, kumar şehvet, hile, yalan, haksız kazanç, haksız elde edilen makam, şöhret, ne kadar zararlı şey varsa nefsin esiri olan kişi bunların peşinde koşar. Nefsin bu sayısız istekleri ile mücadele sabrın en önde gelen özelliğidir. Sabır en başta nefse karşı kazanılmış bir zaferdir. Kur'an-ı Kerim'de üzerinde çok durulan bir husustur. Hz. Peygamber de sabırla ilgili pek çok hadis söylemiştir.

Cenab-ı Hakk'ın biz insanlara gönderdiği bütün peygamberler Hakk'ı tebliğ için büyük acılara dayanmak zorunda kaldılar. Peygamberler tarihi bu ibretli kıssalar ile doludur ve her birinin merkezinde sabır durmaktadır.

Hz. Peygamber: “Sabır (hadisenin) sarsıntı tesiri yaptığı ilk anda gösterilen tahammüldür” buyurmuştur. Buna bağlı olarak “Sabır ilk vuruşta olur” denilmiştir.

Günümüzde insanlar sabrı unuttu. Hatta onu lüzumsuz buluyor. Her ne istiyorlarsa “Hemen, şimdi” olmalı diyorlar. Bunu bir hayat tarzı yapmışlar. Elbette ki öte dünyaya inanmayan, hesap gününü kabul etmeyenler “gün bu gün, saat bu saat” diyebilir. Dünyaya bir kere geliyoruz; ye-iç-gül-eğlen-def-i hacet et-seviş, güçlü ol-üstün ol-başkalarına emret-nimetler senin külfetler başkalarının olsun- “ga” deyince su, “gı” deyince et gelsin diyebilir. Alabildiğine bencil, alabildiğine merhametsiz olabilir. Kendisine zarar gelmesin de, kime gelirse gelsin diyebilir. Ancak inananlar böyle davranamaz. Onlar sabr-ı cemil sahibi olmak zorundadırlar.

Cüneyd-i Bağdadî'ye sormuşlar, sabır nedir diye. Şu cevabı vermiş: “Yüzünü ekşitmeden acıyı yudum yudum içine sindirmektir.”

Hz. Ali “Vücuda göre baş ne ise, imana göre sabır odur” demiş.

Cenab-ı Allah “Sabredenleri amellerin en güzeline verdiğimiz ecir ile mükafatlandıracağız” (Nahl-96) buyuruyor.

Ebu Muhammed Cerirî “Sabır, kalp sükun içinde bulunduğu halde nimetle mihnet arasında fark görmemektir” diyor.

Şimdi bir lahza durup düşünün. Hangimiz nimetle mihnet arasında fark görmüyoruz. Hemen hepimiz “Rabbena hep bana” demeye alışmışız.

Yaşadığımız çağın zihniyeti, hayat tarzı, haz ve hız üzerine kurulu.

Bu iki unsur sabrın düşmanıdır. İkisi de nefse hitap eder. Demek ki modern teknolojik hayat bizden sabrı alıp götürüyor.

 

Dua

İnsan dua etmeye başlayınca kâinat kaybolur. İşte bu dua gerçek duadır. Ötekileri de küçümsemeyelim. Her fert nasibi kadar yük taşır, her işin aslını Cenab-ı Hakk bilir.

İnsan duaya durunca her şey kaybolur dedik ya; bir tek O kalır. Ezeli ve ebedi olan, eşi-benzeri olmayan, rahman ve rahim olan Cenab-ı Hakk.

İnsan gücünü, aklını, varlığını bir yana bırakır; acziyetini zafiyetini ortaya koyar ve yalvarır.

İnsan dua ile kul olur.

Dua insanın Cenab-ı Hakk'a en yakın olduğu andır. Ne sesi, ne gözü, ne kulağı, ne ayağı, ne malı, ne evladı vardır. Artık o bütün bunlardan geçmiştir.

İbadetin zirvesi duadır.

Şu fani alemde bütün yapıp-ettiklerimiz, isteklerimiz, ihtiraslarımız dua ile berhava olur.

İnsan dua ile kendinden geçer. Kendinden geçen kişi teslim olmuştur artık. Teslimiyet en yüce mertebedir.

Teslim olan kişi bir ilham alır ve buna uyar. O nedir: bilemez, anlatamaz. Bilmek, anlamak mecazen ayık olanların uğraşıdır. Teslim olan baş eğer “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” der. Artık sahip olduğumuz her şey bir “hiç” olmuştur. “Hiçliği” hissetmek her kişiye değil, er kişiye nasip olur.

Namaz duadır, oruç duadır, zekat-sadaka duadır, bir yetimin başını okşamak duadır. Issız bir köşede gözyaşı döküp “af” dilemek duadır. Bu fani dünya biz aciz kullar için vardır. Her fert kâh şununla, kâh bununla imtihan edilir. Kazanır, kaybeder, tövbe eder fani olandan baki olana geçer. Bu imtihan kolay değildir. İpleri nefsin elindedir. Nefis dokuz canlıdır. Sekizinin başını kesersin, o tek kalan baştan bir dokuz kol daha çıkar. Son nefesini verinceye kadar rahat yüzü göremezsin. Nefisten kurtulmak kölelikten, kula kul olmaktan kurtulmaktır. Gerçek özgürlük Cenab-ı Hakk'a kul olmakla gerçekleşir.

Allah'a teslim olan, kimseye teslim olmaz.

O artık gerçekten “hür” kişidir.

Bu sebeple ömrünüze kıymayalım, onu Pertev Paşa'nın dediği gibi geçirelim:

Ne şemm et bülbülün verdini, ne hârdan incin

Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyardan incin

Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin

Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin

Ayakta, yürürken, otururken, yatarken O'nun zikri ile meşgul olan O'ndan ayrı düşer mi? O kişi her an, her nefeste “Allah” diyor. Onun yemesi, içmesi, çalışması, uykusu, uyanıklığı yoktur. Zahirde vardır esasen yoktur.

“Biz dilemedikçe yeryüzünde bir yaprak bile kıpırdayamaz” âyeti yetmiyor mu?

Bu nedir?

Haddimiz olmayarak söyleyelim, bu şudur: Kendi irademizi Hakk'ın iradesine teslim etmek. Yani gerçek bir “kul” olmak.

Biz görmeyiz, O gördürür.

Biz duymayız, O duyurur.

Biz bilmeyiz, O bildirir.

Hakikatten haberdar olmak budur. Bunun için O'na yalvarır, O'na sığınırız.

Bu duadır.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçer ömür. En fenası gaflet içinde kalmaktır. Bundan da fenası kurtulduğunu sanmaktır. İyiliğine, ibadetine, sevabının çokluğuna güvenmektir. Biz aciz kullar çalışırız, ekmeğimizi helalinden kazanmak isteriz, kitabımızın emrettiği gibi haramdan uzak dururuz, gücümüzün yettiğince ibadet ederiz. İyilik ederiz.

Kibirlenmeyiz, merhameti elden bırakmayız, şefkat sahibi oluruz. Fedakârlık, feragat yolumuzdur. Önderimiz Hz. Peygamber'dir. Onun yürüdüğü yoldan yürürüz.

Bütün bunları yapmak vazifemizdir. Son nefeste iman ile göçmek dileriz.

Ama.

Günahımızın olmadığı, nefsimize uymadığımız, kul hakkı yemediğimiz, kimsenin gönlünü kırmadığımız meçhuldür. Hatta mümkündür. Hiç birimiz masum değiliz.

Tövbe yâ Rabbi hata râhına gittiklerime

Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime

Umut ve korku arasında geçen ömrümüz noktalanır. Biz de Mahkeme-i Kübra'ya çıkarız.

Yâ Rabbi yüzümüzü yere baktırma.

Bizi affet.

Bizi duadan ayırma.


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder