http://images.socialpano.com/

Pensilvanyalı Fetullah b. Übey b. Selûl ve Ağır Maliyeti

İlahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk: Millete reva görülen emsalsiz ihanet ve hıyanete yaraşır ceza, idamdan başka bir şey olmasa gerek. Zira Gülen zibidisi ve darbeci çetesinin ülkeye ödettiği ağır maliyetin telafisi ancak bu şekilde mümkün olabilir.21.07.2016 13:21

İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün Karar gazetesinde yazdığı iki yazıyı ilginize sunuyoruz:

Fetullah b. Übey b. Selûl

15 Temmuz darbe teşebbüsü üzerine yazdığım/yazacağım bir dizi yazıda yer yer üslup arızası yapmamdan dolayı okuyucularımızın affına sığınıyor, geçici olarak verdiğim rahatsızlık sebebiyle peşinen özür diliyorum. Çünkü Fetullah b. Übey b. Selûl (Pensilvanyalı İbn Selûl) zibidisinin sinemde biriktirdiği öfke ve nefreti ancak “Kavgada yumruk sayılmaz” sözünün ifade ettiği bir üslupla bastırabiliyorum.

Ayrıca on yıllar boyunca süren umumi aymazlık ve vurdumduymazlığın ceremesini bütün bir milletin ödemesinden, yüzlerce vatan evladının kendini kurşunlara siper edip şehit düşmesinden dolayı içimin yandığını belirtmek istiyorum.

Fetullah zibidisi ve fedaileri için vaktiyle “Haşhâşîn” demiştim; şimdi de “Fetullah b. Übey b. Selûl” (İbn Selûl) demeyi yeğliyorum. Bilindiği gibi Hz. Peygamber devrinde yaşayan ve Medine’de Müslüman toplumun başını çok ağrıtan Abdullah b. Übey b. Selûl isimli meşhur bir münafık vardır.

Münafık, tarla faresinin tehlike anında kaçmak maksadıyla yuvasında hazırladığı birkaç deliğin birinden girip diğerinden çıkması anlamındaki nifak mastarından türemiş bir sözcüktür. Terimsel olarak, dinin bir kapısından girip diğerinden çıkan çift şahsiyetli kimseyi niteleyen münafık sözcüğü, 40 yıllık serencamında binbir çeşit kirli pazarlıkla hemen her karanlık mahfille düşüp kalkan ve kılıktan kılığa girip çıkan Pensilvanyalı İbn Selûl ile devletin her kurumuna sızmış fedailerini de çok güzel tarif eder.

Medineli selefine ittibada kusur etmeyen Pensilvanyalı İbn Selûl, 1980 darbesinden bir ay sonra Sızıntı Dergisi’ndeki (Not: Sızıntı ile devlete sızma arasındaki semantik ilişkiye dikkat!) “Son Karakol” başlıklı yazısında, “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe selam duruyoruz” ifadesiyle darbecilere yalakalık yaptı. 28 Şubat’ta da darbecilerin yanında yer alarak Erbakan Hoca ve hükümeti hakkında, “Beceremediniz artık bırakın” diye atıp tuttu. 2002 yılında ise AK Parti’ye yanaşıp kendini çok iyi pazarladı.

Hatta iktidar partisindeki birçok meşhur siyasi figürün, “Ben Hocamı kırk yıldır tanırım, çok da severim”, “Hocaefendi başımızın tacıdır”, “Cemaat devlete sızmışmış… Buna kargalar bile güler” mealindeki hüsn i şehadetleri sayesinde kendini aklayıp devlete çöreklenmeyi başardı.

Oysa velayet (sırdaşlık, yoldaşlık) konusuyla ilgili bir dizi ayet tam da bu İbn Selûller hakkında bizi uyarmaktaydı ki maalesef 17/25 Aralık 2013 tarihlerine kadar gaflet uykusundan uyananımız pek olmadı. Haliyle, bugün pirincin içinde taş ayıklamanın ötesinde taşın içinde pirinç aramak gibi berbat bir durumla karşılaşıldı.

Medineli selefinin Beni Nadîr ve Kaynuka Yahudileriyle Müslümanlar aleyhine işbirliği yapması gibi Pensilvanyalı İbn Selûl de güneydeki pek sevdiği ülke (İsrail) ve onun hamisi ABD ile işbirliği yapmayı şeref telakki etti. Keza Medineli İbn Selûl’ün Uhud savaşında 300 kişilik münafık güruhuyla birlikte Hz. Peygamber ve Müslümanları satması gibi Pensilvanyalı İbn Selûl de hem Mavi Marmara hadisesinde hem de terörle mücadelede milleti ve devleti satmayı marifet bildi.

Medineli İbn Selûl Benî Müstalik gazvesinden dönüşte kabadayılığa soyunup muhacirler hakkında ağır sözler söyledi; Pensilvanyalı İbn Selûl ise özellikle 17/25 Aralık vakasından sonra kendi ülkesini, milletini ve devlet ricalini aklı sıra tahkir-tezyif etti. Medineli İbn Selûl’ün aynı gazve esnasında Hz. Âişe’ye iftira kampanyasının başını çekmesi gibi Pensilvanyalı İbn Selûl da fedailerine röntgencilik talimatı vererek onca insanın harîm-i ismetine tecavüz etti.

Medineli İbn Selûl geberdiğinde, oğlu Abdullah Hz. Peygamber’e gelip babasının cenaze namazını kıldırmasını istedi. Hz. Peygamber bu isteği yerine getirmeye karar verdiğinde Hz. Ömer ısrarla itiraz etti ve nihayet Tevbe 9/84. ayetteki “Ölüp giden münafıklardan hiçbirine rahmet okuma” ifadesi Hz. Ömer’in itirazının haklı olduğunu bildirdi ki bu ayet Türkiye’ye teslim edildiği takdirde Pensilvanyalı’ya nasıl bir muamele yapılması gerektiği hususunda da ipucu vermektedir.

Pensilvanyalı İbn Selûl onca yıldır devletin içinde sayısız haltlar karıştırırken bizim gibi bazı insanlar “Paralel Akademisyenlik” başlıklı yazılarla devlet ricalini uyarmak için kendilerini yırttığı halde birtakım etkili ve yetkili zevatın bürokraside abdestli namazlı ve sahih itikatlı olmak gibi pek nesnel(!) ölçütlere itibar etmesinden dolayı Emniyet, yargı, YÖK, Milli Eğitim gibi birçok kurumda bu adilere yol verildi.

Ne var ki 15 Temmuz darbe teşebbüsü devlet kadrolarına istihdamda abdestli namazlı, dinî düşüncede sıkı gelenekçi ve yetkili zevat nezdinde sahih itikatlı olmak gibi ölçütleri esas almanın ne işe yaradığını gözler önüne serdi. Darbeye karşı çıkışta, gezici müptezel sanatçılar taifesi hariç, neredeyse tüm milletin sokaklara dökülmesi ise “bizim mahalleli” ve “karşı mahalleli” şeklindeki kategorik ayrımın gözden geçirilmesi gerektiğini de gösterdi.

- - - - - - - - - - - - 

Pensilvanyalı Din Kalpazanının Ağır Maliyeti ve Bu Maliyetin Telafisi

15 Temmuz darbe teşebbüsünün salt Gülen zibidisince organize edilen alçaklar çetesine ait bir işgüzarlık olmaması, bu işin içinde iç ve dış kaynaklı işbirlikçilerin bulunması, hatta belki de sırf terfi meselesi ya da Erdoğan ve AK Parti alerjisi gibi sebeplerle “Fırsat bu fırsat” diyen birçok üst rütbeli figürün de darbecilerle iş tutması kuvvetli bir olasılıktır.

Fakat her ne olursa olsun, sahnedeki esas oğlanların Gülen gâvuruna sadakat yeminiyle bağlanmış alçaklar çetesinden oluştuğu kuşkusuzdur. Bununla birlikte darbe teşebbüsünün icrasında birtakım tuhaf boşluklar bulunması kafa karıştırıcıdır. Özellikle bu alçaklar şebekesinin en güçlü olduğu Emniyet’ten, darbe girişiminin başladığı andan bugüne değin herhangi bir yarılma, kamplaşma ve kalkışma sinyali gelmemesi memnuniyet verici olduğu kadar da kaygılandırıcıdır.

Bu yüzden tehlikenin sona erdiği zehabına kapılmamak, milletçe teyakkuzda olmak lazımdır. Darbe teşebbüsündeki tuhaflıklar, boşluklar ve karanlık noktaların darbeci alçakların acemilik ve/veya panik sebebiyle çarşafa dolanmalarıyla mı, uluslararası mahfillerin başarısız bir darbe girişimi üzerinden Türkiye’yi yakın gelecekte ameliyat masasına yatırmayı planlamalarıyla mı yoksa başka bir sebeple mi alakalı olduğu meselesi zaman içerisinde aydınlığa kavuşacaktır.

***

1990’lı yıllardan, özellikle de 17 Aralık vakasından bu yana, “Fethullah Gülen adlı vaiz müsveddesinin hemen her devlet kurumunda at oynatması kanıma dokunuyor; bir meczup zibidinin devlet içinde devlet kurması zoruma gidiyor” deyip durdum. Hasan Sabbah rolüne soyunan bu gâvurun sevk ve idare ettiği ihanet şebekesinin uzun yıllar boyunca Türk Silahlı Kuvvetlerine sızdırdığı asker kılıklı fedailerden ses çıkmaması hayra alamet değil” diyerek de kendimi yırttım.

TSK bünyesindeki derin sessizlik önceki gece çok tuhaf bir darbe teşebbüsü olarak patlak verdi ve darbeci alçaklar şebekesi kendi ülkesinin ve devletinin meclisini bombalayacak, kendi halkına kurşun sıcak kadar adi, şerefsiz ve haysiyetsiz olduklarını gösterdi.

Kalpazan Gülen ve fedailerindeki alçaklık ve namussuzluğun hiçbir kelimeyle ifade edilemeyecek raddede olduğunu, bu çetenin hiçbir insani ve ahlaki değer normu taşımadığını onlarca yıldır söyleyen biri olmama rağmen maalesef 17 ve 25 Aralık hadiseleri patlak verinceye kadar neredeyse tüm muhafazakâr-dindar kesimler tarafından “fitneci” olarak algılandığımı belirtmeliyim.

Yargıdan Emniyet’e, TSK’dan Tübitak ve Üniversitelere kadar devletin en önemli ve kritik kurumlarının belki de sırf “abdestli namazlı insanlardan zarar gelmez” gibi son derece naif bir gerekçeyle, yıllar boyu bu ihanet şebekesine adeta peşkeş çekilmesine kahreden biriyim. Dolayısıyla bugün, “Besle kargayı oysun gözünü” sözünün ifade ettiği noktada bulunduğumuzu çok acı bir itiraf olarak dillendirmek mecburiyetindeyim.

***

Artık olan oldu ve asker üniformalı birkaç alçak, kendi halkına kurşun sıkmak ve vatandaşı tanklarla ezmek suretiyle alçaklığın dibini buldu. İmdi, bugünden tezi yok, devleti yöneten sivil iradenin bu alçak ve şerefsizlere yaraşır ceza için meclisi toplayıp darbe teşebbüsüne münhasır bir idam yasası çıkarması ve ibret-i âlem için alçakların her birini darağacında sallandırması elzemdir.

Devlet ile aşiret arasındaki en temel farklardan birinin hukuk düzenine riayet olduğu gerekçesinden hareketle, idam cezasıyla ilgili yasanın geriye işlemeyeceği ve dahi idamın müspet anlamda radikal sonuç üretmeyeceği ileri sürülebilir. Fakat bu demde “İdam cezası geri gelmemeli; demokrasinin yüksek standartlarından ve insan haklarından asla taviz verilmemeli” tarzında bir entelektüel akıldaneliğe yeltenilmemelidir.

Gün, demokrasinin israf ve ziyan edileceği gün değildir. Kaldı ki demokrasi lüks tüketim eşyasına benzer bir şey olmadığı gibi mevcut durum itibariyle israf ve ziyan konusu edilebilecek bir değer de değildir. TBMM’yi bombalamak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı fiilen savaş açmak anlamına gelir; dolayısıyla hal-i hazırdaki olağanüstü durumla ilgili hukuk da buna göre tanzim edilmelidir.

Millete reva görülen bu emsalsiz ihanet ve hıyanete yaraşır ceza idamdan başka bir şey olmasa gerektir. Zira Gülen zibidisi ve darbeci çetesinin ülkeye ödettiği ağır maliyetin psikolojik telafisi ancak bu şekilde mümkün olabilir ve yine bu alçakların tüm milletin bağrında açtığı derin yaralar ancak bu şekilde kabuk bağlayabilir.

Karar Gazetesi


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder