http://images.socialpano.com/

‘Hepsini Tarihe Gömene Kadar Bu Savaş Sürecek!’

Yazar Ahmet Özcan, FETÖ’cülerin darbe girişiminde bulunduğu o karanlık geceyi, arka planını ve bundan sonrasını değerlendirdi… İşte Özcan'ın konuyla ilgili çok önemli analizleri:5.08.2016 17:26

15 Temmuz gecesi yaşanan büyük halk ayaklanması neydi sizce, herkes şok oldu. Bu kadarı beklenmiyordu. Halkımız destan yazdı adeta…

Evet, bir geceye bir milyon destan sığdı.  Millet adeta devletini ve ordusunu emperyalizmin esaretinden kurtardı. Ve bunu Allah, Vatan ve Özgürlük şiarıyla gerçekleştirdi. Kelimenin tam anlamıyla, o gece Diyarbakır’dan Edirne’ye, Kars’tan Muğla’ya millet olduğumuzu, Kâbil’den Üsküp’e, Kahire’den Yemen’e, hatta Köln’den Paris’ten, Londra’dan New York’a kadar tüm dünyada cihanşümûl bir ümmet olduğumuzu idrak ettik.

İnsanlar ideoloji ve parti kimliklerini bir tarafa bırakarak ellerine sadece Kemalizmin maskesi olmaktan çıkıp artık milletimizin ve ümmetimizin özgürlük sancağı anlamına gelen Ayyıldızlı bayrakları alarak sokaklara döküldü. O kadar ki, 90’larda Kemalist devletin tankın namlusuna bu bayrağı asarak bombaladığı Kürtler, yine Kemalizmin bir put haline dönüştürdüğü için bayrak törenlerine bile katılmayan İslâmcılar o geceden itibaren aynı bayrağı alıp tankın üzerine ülkücülerle birlikte çıktılar. Allah sanki o gece bütün milletimizin üstüne bir birleştirici rahmet ve cesaret yağdırdı. Millet adeta kendi ülkesini işgal etmeye kalkan ordu maskeli NATO işgal gücünü yenerek, esir alınmış devletini, bayrağını ve ordusunu da kurtardı ve geri aldı.

Çünkü FETÖ’cü saldırı, bütün topluma, devlete, bizzat Türkiye’ye karşı yapıldı. Bu nedenle meydanlar, bütün toplumun, Ülkücüsüyle, Kürdüyle, Alevisi Sünnisiyle, yerlisi göçmeniyle, genci yaşlısıyla, her görüş ve partiden halkın topyekün direnişine sahne oldu. Bu anlamda gerçekten milli birlik ve beraberliğin pekiştiği, millet olma şuurunun bir kez daha yenilendiği, ortak varlık ve bekamızın bizzat milletin kendisi tarafından sigortalandığı görkemli bir direnişti bu. Hem tarihsel hem de evrensel boyutları olan destansı bir sivil devrimdi. Asla bir taşkınlık, yağma, taciz, ötekine saldırı, ideolojik veya dini husumet içermeyen; inanılmaz bir hoşgörü ve farklılıkların birlikteliği temelinde tamamen kendiliğinden gelişen, yani tam anlamıyla isyan ahlakının kitlesel örneği olan bir devrim.

Millet kendi kaderini eline aldı ve muazzam bir erdem ve sağduyu içerisinde, bedeller ödeyerek geleceğini kurtardı. Doksan yılın örtülü sömürge düzenini tankların paletlerine, uçakların kanatlarına gömdü ve çöpe attı. Böylece kurtarıcılardan kurtulmuş olduk. Artık hiç kimse din, laiklik, etnik veya mezhep ya da bir ideoloji adına bu halkı ya da devleti kurtarmaya kalkmasın. Bu halk, herkesten daha fazla kendini kurtarmış bir yüksek karaktere sahip olduğunu gösterdi. Dindarlar, laikler, Kürtler, Aleviler, gençler yaşlılar, işadamları, işçiler, şehirler, köyler, başörtülü, açık her renkten kadınlar omuz omuza, birbirinin kimliğini sormadan ve sorgulamadan, ortak bir varoluş bilinciyle günlerce sokaklarda destanlar yazdılar. Bu artık üzerinde uzun uzun düşünülmesi, analiz edilmesi gereken, bütün klasik sosyal tezleri alt üst eden müthiş bir olgudur.

TAYYİP ERDOĞAN 15 TEMMUZ DEVRİMİNİN LİDERİDİR

Milletin bu kararlı direnişinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tavrı nasıl bir rol oynadı?

15 Temmuz, Tayyip Erdoğan’ın milletin ve ümmetin gerçek bir lideri olduğunu bir kez daha ispat etti. Kendisine muhalif olanlar dahil, bütün toplumun gerçekten varlık ve bekasına dönük bir tehdide pabuç bırakmadı ve kendi can güvenliği pahasına halkla birlikte direnişe önderlik etti. Erdoğan artık gerçekten milli, yerli, onurlu bir toplumsal devrimin lideridir.

Erdoğan’ı hedefe koyan iç ve dış güçler, onun şahsında hepimizi, bütün toplumu, yani O’na muhalif olanları da hedeflemişti. O’nun cesur ve kararlı duruşu, tıpkı kurtuluş savaşında Milli Meclis’in oynadığı rol gibi, herkesin can, mal, namus güvenliğini kurtarmış ve Tayyip Erdoğan’ı ortak bir sivil irade ve kader birliğinin sembolü olarak tarihe yazmıştır.

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden ne anlamalıyız?

Bu darbe girişimi, ABD/NATO’nun bilgisi ve desteği ile yapılmıştır. Darbecilerin Meclisi bombalaması, Cumhurbaşkanına suikast girişimi, sivil halka acımasızca ateş açması, adeta bir dış gücün işgal girişimi gibidir. Yani iktidarı almak isteyen klasik bir darbeci cunta ile değil, bütün Türkiye’ye ve millete düşman bir dış güçle karşı karşıyayız. Darbeci FETÖ çetesi, onlar için başından beri söylenen ABD/CIA’nın beşinci kolu, Gladyo’nun örgütü, küresel güçlerin taşeronu gibi iddiaların hepsini haklı çıkarmıştır.

Bu darbe girişiminin amacı, Türkiye’yi/Devleti şok bir baskınla çökertip NATO’nun müdahalesine de açık hale gelmiş bir kaosa sokarak İran veya Rusya’yla savaştırmaktır. Küresel güçlerin nihai hedefi 3. Dünya Savaşı’dır ve bunun ilk ateşi İran-Türkiye ya da İran-Suud savaşıyla yakılacaktı. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti hükümeti bu projeye yanaşmadığı için hedefe konmuştur.

15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ İKİNCİ NAVARİN’DİR

15 Temmuz, tarihi olarak ise ikinci bir Navarin faciası girişimidir. Ama bu defa facia değil, aksine başarısız bir girişim olmuş ve muazzam bir tepkiyle yeniden dirilişin ateşi yakılmıştır.

“Navarin Faciası”nı biraz açar mısınız?

1827’de Osmanlı donanması Yunanistan’la savaşırken İngiliz, Fransız ve Rus güçleri tarafından tuzağa düşürülüp bir gecede yok edilmiştir. Navarin Olayı diplomatik olarak baktığınızda; Osmanlı’nın üç ülkeyle de iyi ilişkileri var, üçüne de güveniyor. Her üç ülke de ayrı ayrı o gece “gemilerimiz sizin donanmanızın yakınlarında, ama korkmayın savaşmayacağız sizinle” diyerek, Osmanlı’ya güvence veriyor. O güvenceyle bizim donanma Navarin Limanı’nda uykuya dalıyor. Sonrasında bir gecede üçü birden donanmamıza saldırıyor ve tamamen yakıyor. Güven istismarına dayalı bir kalleşlik var yani. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmışsınız zaten. Kara ordumuz yok. Navarin’le bir sabah kalktığınızda, deniz ordunuz da kalmamış ve artık çöküşe geçmişsiniz.

Navarin’in en büyük etkisi psikolojiktir. Viyana Seferi’nden de yenilmiş, geri dönmüşüz, ama hâlâ bir itibarımız, üstünlük psikolojimiz vardır. Ama Navarin’den sonra Osmanlı Devleti psikolojik çöküntü yaşamıştır. Bu psikoloji, Batı’ya karşı eziklik ve kompleks, Batı’nın yenilmeyeceğine dair inanç olarak tezahür etmiş ve maalesef Osmanlı Devleti’ni Batı karşısında bir boyun eğmeye yöneltmiştir.

II. NAVARİN ONLAR İÇİN HEZİMET, BİZİM ADIMIZA ZAFERDİR

Navarin’den sonrası bir türbülanstır. Osmanlı, 1833’te Kavalalı İsyanı’na karşı Rusya’dan yardım istemiş, Rusya-İngiltere arasında sürekli gel-gitler yaşamıştır. 1838-39’da İngiltere’yle ticaret anlaşması yapmaya ve Tanzimat’a mecbur kalmıştır. İngiliz-Fransız desteğiyle 1854’te Rusya’yla Kırım Savaşı’na girmiş ve daha sonra Islahat Fermanı adı altında yeni tavizler vermiştir. Ardından sürekli bu tür savaşlarla ekonomisi bozulmuştur. Düyun-u Umumiye böyle kurulmuştur. Daha sonra yine Osmanlı-Rus savaşları… Her savaştan sonra bir Batılı güce yaslanmak, taviz vermek, toprak kaybetmek adeta devlet politikası olmuş. 1914 yılında cephede hepsiyle toptan hesaplaşmaya kadar bu türbülans devam etmiştir.

Bu manada, müttefiklerimizin desteğiyle, beklenmedik bir anda, açık bir işgal ve imha tarzında yapılan 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsü ikinci bir Navarin’dir. İyi organize edilmiş, içeriden kalleşçe yapılmış, bir gece ansızın çökertmek üzerine kurulmuş bir şok saldırıdır. 15 Temmuz’da dost sandığımız düşman güçler Tayyip Erdoğan’ı katledip, bütün ülkeyi ele geçirmek, devletteki kendisine karşı çıkan tüm unsurları da yok edip sabahleyin ülkeyi teslim almak istemiştir. Sonrasında da, ülkeyi İran’la mı savaştıracak, iç savaş mı çıkartacak artık ne yapacaksa onu yapacaklardı.

Ancak tarihin iniş ve çıkış ritmi vardır. İlk Navarin’i yaşarken zaten iniş sürecindeydik, dolayısıyla Navarin gibi bir yıkım bizi çöküş psikolojisine soktu. Fakat 15 Temmuz’da an itibarıyla çıkış trendindeyiz ve bu alçak darbe teşebbüsü bizi daha da güçlendirdi. Hem yeniden millet olma idraki, hem varlık ve bekamızı kendi elimizle koruyup, kimseye muhtaç olmadan kendi kaderimizi yazacak bir büyük şanlı ayağa kalkışa sahne oldu.

II. Navarin onlar adına hezimet, bizim adımıza zaferdir. Bundan sonrası bu zaferin üstüne bina edilecek. İnşallah 15 Temmuz süreci iki bin yıl sürecek.

15 TEMMUZUN AMACI TÜRKİYE-İRAN SAVAŞIYDI

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin politik hedefi neydi?

Öyle anlaşılıyor ki, bu küresel çete kendi ajandasındaki “tek hükmedici olduğu bir dünya düzeni” kurmak için dünyayı yakacak; bunu kafasına koymuş ve bir 3. Dünya Savaşı hazırlığı yapılıyor. Bunun da ön atışının Ortadoğu’da ateşlenmesi için zorluyorlar; bu projenin de altın vuruşu Türkiye-İran savaşı.

Sosyal medyada da yazılıyor ya “orduda on bin kişi, dışişlerinde yedi bin, şurda 30 bin, burda kırk bin kişi yerleştirilmiş. Yahu zaten devleti sen yönetiyormuşsun, neden darbe yaptın?” diye… Bu aslında haklı bir soru. Bence bunların hedefi devleti ele geçirmek değil. Devleti ele geçirme çabalarının asıl amacı; Türkiye’yi çok daha büyük bir hedefe mecbur bırakmaktı. Bana göre küresel güçlerin Soğuk Savaş’tan sonra Ortadoğu’daki projesi Türkiye-İran savaşıydı.

Türkiye-İran Savaşı Projesinin arka planını nasıl okumalıyız?

Soğuk Savaş’tan sonra I. Körfez Savaşı denilen ilk Irak işgali ile küresel güçler güya düşman oldukları İran’ı değil, onlar adına İran’la 8 yıl savaşan Saddam Irak’ını işgal etmişlerdi. İran’ı “gerekli şeytan” olarak ablukaya alıp, etrafıyla savaştırarak bütün bölgeyi ve sonra da dünyayı kaosa sürüklemek, bu güçlerin temel hedefidir. Küresel bir kaos ve savaş sonrası küçük şehir-site devletlerinden oluşan küresel tek dünya devletine dayalı başka bir dünya düzeni kurmayı amaçlıyorlar. Bunu da aslında defalarca kitaplarla, filmlerle, raporlarla açık açık yazıp tartıştılar 90’lı yıllarda…

Fukuyama’nın “tarihin sonu”, Huntington’un “medeniyetler çatışması”  tezleri ve hatta Graham Fuller’in Türkiye-İran savaşını doğrudan dillendirmesi de dünya kamuoyunu buna hazırlama PR’ı gibiydi. Amerikalı demokrat siyasetçi Lyndon LaRouche, 2002’de Yarın Dergisi’ne verdiği söyleşide aynen şöyle demişti: “2020 Amerikan planı; Türkiye-İran savaşıdır. İran’a karşı bir harekât Türkiye’nin şimdiki haliyle bilinen bir millet olarak son nefesi olacaktır.” Diğer yandan Brezinski ve Brent Scowcroft’un  “Amerika ve Dünya” kitabında Türkiye’nin adı hiç geçmezken, İran ve Rusya 21.yy’da bölgenin en önemli güçleri olarak zikredilir. Yani “Türkiye” bunların kafasındaki gelecek kurgusu içerisinde hiç yoktur.

Bu çerçevede 1990’lı yıllar boyunca soğuk savaşın galipleri önce Sovyetler Birliği’nin bakiyesini paylaşmış, NATO konseptini değiştirerek İslam’ı baş düşman ilan etmiş ve özellikle Türkiye’de İran karşıtı bir kamuoyu oluşturarak devleti ve orduyu bu savaşa hazırlamışlardı. Yani Irak’tan sonra Türkiye’yi de İran’la savaştırıp bütün bölgeyi parçalayacak bir süreci hedefliyorlardı. 28 Şubat’ın amacı da buydu. Özal ve Eşref Bitlis’in öldürülmesi, doğuda devlet içindeki Amerikancı Gladyo çetelerinin işlediği vahşi cinayetlerle Kürtlerin milliyetçi unsurlarının İran kontrolündeki PKK’ya ve dindar unsurlarının da yine İrancı Hizbullaha doğru itilmesi, yine  Gazi ve Sivas olayları ile de Alevilerin toplum çoğunluğuna düşman edildiği böylece olası bir savaşta İran yanlısı olabileceği bir eksene itilmesi sağlandı. Batıda ise Uğur Mumcu cinayeti ve abartılı irtica kampanyalarıyla laik Kemalist kitlelerin İran karşıtı bir pozisyona hazırlanması söz konusuydu. 28 Şubat süreciyle de bu savaşa itiraz edecek ortalama dindar kitleler sindirildi. Yani 1990’lu yıllar, böyle bir savaş için toplumun hazırlandığı olaylarla geçti.

Hürriyet gazetesinin “Molla kendini kolla” türü manşetlerini hatırlayın. Bu FETÖ’cüler tam da bu yıllarda TSK’ya yoğun bir şekilde yerleştirildi. Ama o yıllarda devlet içinde Türkçü Kemalist maskeli yeteri kadar Amerikancı Gladyo unsuru olduğu için ABD işlerini henüz onlarla görüyordu. Bunlar 2000’li yıllarda tasfiye edileceklerini anlayınca Rusya’ya yanaşıp sözde anti Amerikancı ulusalcı oldular. Bugün o anlı şanlı Ergenekoncu sözümona Avrasyacı ulusalcı unsurlar, 1980 ve 90’lı yılların Gladyosuydu yani.

90’lardaki süreç arzuladıkları gibi laik-şeriatçı, alevi-sünni ve Türk-Kürt ayrışmasıyla iç savaşlara dönüşseydi, NATO ve ABD koalisyon güçleri I. Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi işgal edeceklerdi. Tam burada rahmetli Erbakan’a özellikle teşekkür etmeliyiz. Çünkü özellikle 28 Şubat’ta Kemalizmin bütün kışkırtmalarına rağmen gerginliği devam ettirmeyerek istifa etti ve iç savaşı engelledi.

Peki, Türkiye-İran savaşı projesi 90’lı yıllarda neden gerçekleşmedi?

Çünkü Avrupa Birliği’nin oluşumu ve Çin’in öngörülenden daha hızlı güçlenmesi, projeyi erteletti. Farklı ve alternatif güçlerin sahneye çıktığı bir dönemde Anglosakson Yahudi cephenin kışkırttığı bir dünya savaşı, aleyhlerine sonuçlanabilirdi. Parçalamak istedikleri ülkeler bu yeni güçlere sığınabilir ve kontrol edilemez bir dünya dengesi oluşabilirdi. Bu nedenle sanırım 11 Eylül 2001 tarihine kadar beklediler. 11 Eylül sonrasında yürüttükleri politikalar ve kullandıkları dile bakarsak, tam da bu projeyi yeniden hayata geçirmenin dönüm noktasıydı. Irak ve Afganistan işgali, bu işgallerde İran’ı işbirlikçi olarak kullanmaları ve önünü açmaları, Irak’ı bölmeleri, hepsi bölgedeki etnik ve mezhebi çatışmaları tetiklemeye dönüktü.

Türkiye’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan süreç ise başka bir dinamiğin harekete geçtiğini gösteriyordu. Türkiye ısrarla Irak’ın parçalanmasına ortak olmadı. Yani İran’la kafa kafaya geleceği bir çukura girmedi. Süleymaniye’de askerin başına çuval geçirdiler. Defalarca uçaklarımız, helikopterlerimiz düştü. PKK saldırıları tekrar başladı. 2004-2005 yılları boyunca sürekli darbe hazırlıkları yapıldı. Ardından 1990’larda hazırladıkları kamuoyunu harekete geçirdiler. 2006-2007 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini hatırlayın. Laik Kemalist kitleler sokaklara döküldü. 27 Nisan bildirisi yayınlandı. AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Ak Parti’yi terbiye etmek ve bu projeye razı etmek için her şeyi yaptılar, ama başaramadılar. Daha sonra bu eski Gladyo unsurlarını Ergenekon adı altında tasfiye edip, yerlerine FETÖ’cüleri yerleştirdiler. 15 Temmuz darbecilerinin hepsi, bu tarihten sonra hızla terfi ettirilmiş tiplerdir.

KÜRESEL ERDOĞAN’I GÖZDEN ÇIKARTTI

2009 yılı başlarındaki One Minute olayı ve başlatılan Kürt sorunu çözüm süreci, küresel güçlerin Erdoğan’ı gözden çıkarmasına yetmişti.  2010 yılında Ortadoğu’yu saran Arap Baharı’nın başlaması, aynı süreçte yaşanan mavi Marmara katliamı ve eylül ayındaki kısmi anayasa değişikliği referandumuna verilen yoğun destek sonrasında küresel güçler sadece Erdoğan ve AK Parti’yi değil, Türkiye’yi de gözden çıkardı. İşte o tarihten sonradır ki, içerde FETÖ’cüler, bölgemizde ise bu güçlerin işbirlikçileri ve batılı güçler Türkiye ve Erdoğan karşıtı bir kampanyaya yöneldiler.  FETÖ, bu tarihten itibaren tamamen küresel güçlerin AK Parti ve Erdoğan’ı tasfiye ve devleti yeniden ele geçirip bunların projeleri doğrultusunda kullanma çabasının en önemli ve kullanışlı aparatına dönüştü.  Bakın bu tarihte Suriye devriminin de başlaması ve Türkiye’nin buna aktif desteği, ABD, Avrupa, Rusya, İran, İsrail… Bütün şer güçleri ürküttü ve hep birlikte düşman bir cephe oluşturdular.

Bu tarihten sonraki seçimlerde kurulan AK Parti karşıtı cepheye bakın, hepsi geçmişte güya birbirine düşman unsurlar yanyana gelip Erdoğan’a karşı güçbirliği yaptılar. Gezi çapulculuğu ve 6-8 Ekim Kobani barbarlığı gibi sokak terörü ile hükümeti yıkmayı denediler. Bu arada Suriye devrimini durdurmak için İran’ı, sonra IŞİD ve Rusya’yı Suriye’ye soktular. İran, Rusya, Esed ve Baas katillerini unutturup, IŞİD isimli yeni bir haşhaşi çete icad ederek hem devrimi engellediler hem de Türkiye’yi teröre destek bahanesiyle işgal etmenin mazereti yaptılar. PKK’yı şehirlere indirip fiilen işgal provası yaptılar. PYD/YPG çeteleriyle de Suriye’nin dindar Kürtlerini tehcir edip dinsiz batıcı Kürtçülerle Türkiye sınırına Haçlı kantonu kurdular.

Bu süre boyunca bunların son hamlelerini erteleyen en temel faktör seçimlerdeki halkın inanılmaz kararlı desteğiydi. Milleti bir türlü yenemediler. Çözemediler. Ak Parti’yi dağıtamadılar. Erdoğan’ı itibarsızlaştıramadılar. Bu nedenle bu son altın vuruşları gecikti. 15 Temmuz girişimini, bu haşhaşi çetenin İzmir’deki Askeri Casusluk Davası ve YAŞ toplantısı vesilesiyle tasfiye edileceklerini anlayınca planladı.

Sanırım asıl darbe tarihleri ABD seçimleri sonrasıydı. Erkene aldılar, istihbaratın fark ettiğini anlayınca gece saatini de erkene aldılar. Bu nedenle bir cinnet psikolojisi içinde yaptıkları bütün vahşi saldırılarına rağmen millet de cinnet geçirdi ve sokak sokak kazma kürekle bunları ezdi geçti.

TÜRKİYE-İRAN SAVAŞI İÇİN İRAN’DA DA OPERASYONA HAZIRLANIYORLAR

İran’la savaş senaryosu nasıl hayata geçecekti?

Sanırım Türkiye-İran savaşının olması için İran’da da benzer bir operasyon yapacaklardı. Yine Suudi Arabistan, Katar ve Barzani Kürdistan’ında da darbeler olacaktı. Türkiye’de, Suud’da, Katar’da başarılmış bir Amerikancı darbe, İran’daki orduyu da harekete geçirecekti. İran ordusu da Türkiye kendilerine saldıracak diye teyakkuza geçecekti ve Irak, Baas çeteleri, PKK ve İŞİD isimli kiralık katillerin de İran safında dahil olduğu Ortadoğu kıyameti başlayacaktı. Zaten İran’da 2011 seçimlerinde kazanan Hüseyin Musevi tasfiye edilmiş, binlerce insan katledilmiş, yüzbinlercesi gözaltına alınmış ve İran halkı Suriye, dolayısıyla Türk ve Arap düşmanı bir havaya sokulmuştu.

Yani burada FETÖ’nün denediği şeyi İran’da 2011’de Mehdici Hüccetiye çetesi yapmıştı ve İran’ı Suriye’de cinnet geçirmiş bir şekilde batağa soktu. İran milliyetçileri de Erdoğan’ın başarıları ve sonra Arap baharıyla Türkiye’nin yükselişi ve Neo-Osmanlı’nın kurulacağı korkusu ve kıskançlığı ile bu çeteye destek verdi. Safevi ruhlu mollaların Şia fanatizmi de eklenince İran bugünkü kanlı katil ve Batı işbirlikçisi cinnet batağına saplandı.

Tam bu noktada, dikkat ederseniz İran’daki mehdiciler, İsrail ve Amerika’daki Armageddoncu (Yahudi kıyamet savaşı) Hıristiyan Siyonistler ve FETÖ’cü mehdiyet teolojisi, bunların hepsi tuhaf bir biçimde aynı teolojik sapkınlığın ortağıdır. Mehdici, Mesihçi güya kurtuluş teolojileri, kökleri bozulmuş Zerdüştlüğe kadar giden ve tarihte de Haşhaşiler ve Tapınak Şövalyeleri gibi örnekleri olan farklı dini yorumlar kisvesi altında ezoterik Batıni gruplarda gördüğümüz bir sapkınlık biçimidir. Bugün İran, İsrail ve Amerika’da egemen olan bu sapkın gruplar, Türkiye’yi de  mehdiyet teolojisi olan FETÖ üzerinden ele geçirmeye çalıştılar ve ilk defa başaramadılar. Bu kaos planının Türkiye ayağını bir türlü halledemediler…

FETÖ’CÜLERİN TEVHİD-SELÂM ÖRGÜTÜ SAÇMALIĞI İRAN'LA SAVAŞ HAZIRLIĞIYDI

FETÖ’cülerin özellikle son üç yılda çok keskin bir şekilde İran düşmanlığı da bir ön hazırlık mıydı?

Evet. Bunlar Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu, Hakan Fidan’ı, Beşir Atalay’ı bile İran ajanı olmakla suçlayacak kadar azıtmıştı, hatırlayın... Tevhid-Selâm davası saçmalığı tamamen İran düşmanlığı üzerine kuruluydu. Neredeyse herkes İran ajanıydı, o halde İran’a sefere çıkmalıydık yani! Şimdi buradan bakınca bu badem bıyıklı münafık FETÖ çetesine  “biz zaten Erdoğan’ı götüreceğiz, devleti de size teslim edeceğiz” diyerek gaz verdikleri anlaşılıyor.

Bunların kullandığı diğer küçük aparatlara da benzer sözler verildiği anlaşılıyor. PKK çetesinin şeflerine de, Kuzey Suriye’de Barzani Kürdistanı gibi bir yönetim vadetmiş gibiler. Onların Kobani, Hendek türü cinnet geçirmelerinin altında da haçlılara olan bir güven var sanki... Yine IŞİD çetelerine Irak-Suriye’nin orta bölgesini, Nusayrilere de Banyas-Tartus kıyı bölgesini söz vermiş gibiler. Hepsi Türkiye karşıtı mevzilerde başarılı olacak bir darbenin sonrasını bekliyordu bir süredir. Aynı şekilde İsrail denilen Amerikan karakolu, FETÖ ve PKK da dahil her fitnenin içindedir. Dubai; bu işler için İngiltere, ABD, İsrail ve İran’ın buluştuğu ortak bir operasyon üssüdür.

İSLÂM DÜNYASIYLA OLAN KAVGALARI HAÇLI SAVAŞIDIR

Sonuçta, işte bu yalanlara inanan irili ufaklı güçlerin ihanetleriyle karşı karşıyayız. Nasıl ki İspanyol komutan Cortes, beş yüz askeriyle Meksika’ya gidip devasa İnka uygarlığını kabileleri birbirine düşürerek çökerttiyse, bu emperyalist güçler de aslında kendi güçleriyle değil, üç yüz yıldır tek bildikleri yalan, hile ve desise ile “böl, parçala, yönet” politikalarıyla geliyorlar. Her birinin ayrı hesabı olan küçük ağaları, örgütleri, devlet yöneticilerini vaatlerle kandırarak -I. Dünya Savaşı’nda nasıl Şerif Hüseyin’i kandırmışlarsa,- bu şekilde kaosa sürüklüyorlar. Maalesef her seferinde de, ihtirasları aklın önüne geçmiş hain ruhlu örgüt ve devlet buluyorlar ve bu ümmete onlar adına acı çektirecek kaoslar yaratabiliyorlar. Onların tek gücü bu, silahları ve bombaları değil.

İran’dan herhangi bir umut yok yani?

Şu aşamada görünmüyor maalesef. Oysa İran Türkiye’yle birlikte kendisi de hedef. Bu küresel çete Irak’ı, Suriye’yi böldü ve parçaladı. Yarın Mısır’ı da Suud’u da nasıl parçalamayı hesaplıyorlarsa, Türkiye ve İran’ı da parçalamayı hesaplıyorlar. BOP adı altında, Fas’tan Endonezya’ya kadar nüfusun en canlı olduğu bölgeyi ve aynı zamanda da potansiyel olarak yeni dünya düzenine en fazla direnişin olabileceği bölgeyi hedef alıyor. İslâm dünyasıyla olan kavgaları bir Haçlı savaşıdır.

Bu nedenle İran’ın hızla bu bataktan çıkması ve kendi FETÖ’cülerini temizlemesi gerekiyor. Umuyorum ki, Hüseyin Musevi’nin temsil ettiği devrim İran’ının ruhu daha ümmetçi ve gerçekten anti-emperyalist bir çizgiye geri dönecek ve Arap dünyası ve Türkiye halkıyla kardeşlik temelinde ilişkiler kuracak. Irak, Lübnan, Afganistan, Yemen ve Suriye’de mezhepçi fanatikleriyle yürüttüğü ve küresel kaos planına hizmet eden politikalarından vazgeçecektir. İran bunu yapmazsa sonu iyi görünmüyor.

SORUMLULUK İRAN ve SUUD’DA

Ortadoğu diye isimlendirilen Mezopotamya-Akdeniz havzasında, tarih boyunca doğudan gelen istilalara karşı İran coğrafyası, batıdan gelen istilalara karşı da Anadolu-İstanbul coğrafyası karşı koymuştur. Yani bütün bölgenin ortak kaderi ortak bir güvenlik zırhıyla şekillenir. Bu nedenle biri düşerse bütün bölge düşer. Moğol ve Haçlı istilalarını kimse aklından çıkarmasın. Küresel güçlerin ister İran, ister Türkiye, ister Suud, Mısır gibi bir Arap ülkesi olsun, bir ülkeyi diğerine karşı husumet temelinde kışkırttığı politikalara karşı dikkatli olunması şarttır.

Türkiye son 20 küsur yıldır ısrarlı kışkırtmalara rağmen, Irak ve Suriye üzerinden denenen bu kaos planlarına ortak olmamıştır. 15 Temmuz’da da milletiyle birlikte son büyük hamleleri boşa çıkarmıştır. Şimdi bu sorumluluk İran ve Suud’a düşmektedir. Bu oyun gerçekten bütün bölgemizin, ümmetimizin hatta İslam’ın kaderini ilgilendirmektedir ve tıpkı I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, bu coğrafyanın ikinci bir Endülüs gibi tamamen İslam’dan temizleneceği o büyük felaketi yaşamaması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

RUSYA DERİN İNGİLİZ EKSENİNDE DURUYOR

Rusya bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?

Rusya en azından sıcak bölge dışında olduğu için daha uzaktan bakarak hamleler yapıyor. Türkiye’yle arayı bozması ve düzeltmesi de Rusya için stratejik bir önemde. Rusya şu an öncelikli bir hedef değil batı için. Zaten son tahlilde Rusya Hıristiyan bir ülke olduğundan, kavgaları da aile kavgasıdır. Bir yan oyuncu olarak, sürecin kendisine zarar vermemesini sağlayacak düzeyde duruyor. Ukrayna’yı alarak şimdilik Rusya’yla masada görüşmeye devam ediyorlar. Ama Ortadoğu’yu bitirince Rusya’ya da yönelecekler. O devasa doğalgaz rezervlerini Ruslara bırakmazlar.

İran için geçerli olan orta vadede Rusya için de geçerlidir. Şu an Rus devlet aklı, Sasani-Safevi heveslerinin uçuruma sürüklediği İran’ı stratejik müttefik olarak görecek kadar derin İngiliz ekseninde duruyor.

15 Temmuz işgal ve darbe girişimi, küresel güçlerin aslında Rusya’yı da hedeflediğini ve Türkiye’siz bir Ortadoğu’nun Rusya’yı da İran gibi tamamen zayıflatıp yalnızlaştıracağını göstermiş olmalı ki apar topar Türkiye’ye destek pozisyonu aldı. Şunu Rusya da unutmamalı ki, Doğu’nun kale burcu Müslüman İstanbul’dur ve Ortodoksluk, hatta bütün Slav halkların kaderi Müslüman İstanbul’la özdeştir. Osmanlı nasıl ki Latin istilasına karşı Ortodoks halkların da hamisi olarak misyon üstlenmişse bugün de Anglo-Sakson cephenin istilasına karşı bütün Ortodoks dünya, azınlık mezheplerle değil, ehli sünnet İslâm’ıyla yani, ana gövdeyle stratejik ittifaka girmek zorunda. Bu, Rusya’nın da bir devlet olarak Avrasya’da varoluşunun tek sigortasıdır. Aynı zamanda Orta Asya’daki Müslüman cumhuriyetlerin gerçekten bağımsız ve gerçekten Müslüman bir kimliğe geri dönüp Rusya’yı tehdit eden değil, aksine gerçekten Rusya’yı da besleyen doğal müttefiklere dönüşmesini sağlayacaktır.

Aslında Rusya’nın bunu 1979 Afganistan işgalindeki yenilgisi ve şimdi de Suriye’de katledilen askerlerinden anlamış olması gerekiyordu. Ama hâlâ nihilist ve barbar bir akılsızlık egemen Rusya’ya..

RUSYA VE AVRUPA’NIN DA KURTULUŞU MÜSLÜMAN İSTANBUL’DADIR

Öte yandan ana omurgası Anglo-Sakson Yahudi cephesi olan küresel çetenin bu kaos planı Katolik kıta Avrupa’sını da tehdit etmektedir. Bu nedenle karşı bir küresel aks oluşturmamız gerekiyor. Avrupa’nın da son tahlilde kurtuluşu Müslüman İstanbul’dadır. Özellikle Almanya ve Fransa’yı nüfuz alanındaki ülkelerden gelmiş azınlıklarıyla çatıştırarak, o ülkeler dahil bütün küresel iddialarından vazgeçirip parçalamak istiyorlar. Orası da küresel çetelerin devletleri, ekonomiyi ve medyayı ele geçirmiş olduğu tükenmiş bir çöplük gibi. Şu an Avrupa’da bu derin stratejik dengeleri anlayacak bir elit görünmüyor maalesef.

Şunu unutmamalıyız ki, ulus devlet formülü 20.yy’da askeri-tarim imparatorluklarını parçalamak için geliştirilmiş, Batılı küresel düzenin formulüydü. Ve bugün küresel güçler artık ulus devletleri bile gereksiz görüyor ve şehir devleti, kanto gibi daha küçük birimlere ayırmak istiyor. Aslına bakarsanız ulus devlet formatı bana göre de geçiciydi. Bu yeni küresel projelere direnmenin mevzileri artık ulus devletler değil, alternatif imparatorluklardır. Bu nedenle Avrupa’da, Rusya’da, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da umut olacak bir karşı küresel imparatorluk fikrinin gündeme gelmesi lazım. Bunun ideolojik mayası İslâm’dır ve jeopolitik kalpgahı Mezopotamya-Akdeniz havzasıdır.

FETÖ çetesi, bir yanıyla İslami bir cemaat olarak örgütlenmişti. Nasıl bu kadar halk düşmanı olabildiler?

FETÖ’cülerin içlerine Haçlı ruhu sinmiş. Bunlar Müslüman ailelerin çocukları, ama alıp devşirip bir Haçlı beyni enjekte etmişler, birer robota dönüştürmüşler. Bu FETÖ’cüler için bir daha asla kimse bir Müslüman hareketmiş, bir cemaatmiş, hizmetmiş gibi lafları ağızlarına almasın. Bunlar içlerine şeytan enjekte edilerek devşirilmiş Haçlı lejyonlarıdır. Hasan Sabbah’ın, Tapınak şövalyelerinin askerleri gibi…

Bu nedenle FETÖ çetesi, arkalarındaki güçlerle birlikte ele alınmalıdır. Aksi halde ilkokul mezunu bir vaizin sözde dini argümanlarla 40 yılda örgütlediği bir İslami cemaatmiş gibi dile getirilen masallara inanırız. Bunlar asla İslami bir cemaat değildir, asla doğal ve normal bir örgütlenme değildir. Başından beri iç ve dış destekle hormonlu bir şekilde devlete sızdırılmış organize bir operasyon aparatıdır. Bunlar önce 19. yüzyılın misyonerlerinin rolünü de üstlenip dünyanın her yerinde batı adına devşirme elit yetiştirme görevini yapıyorlardı. 2000’li yıllardan sonra Yahudi lobisi, Moon tarikati, Bahailer gibi bir lobi örgütlenmesine dönüştüler. Son yıllarda ise tamamen bir casusluk şebekesi oldular. Dinsel temalar giderek sadece bir maskeye dönüştü ve hatta mehdiyet teolojisiyle örgütlenmiş ihtiraslar, kelimenin tam anlamıyla haşhaşilerin Nizariliği gibi, adeta ayrı bir dinselliğe evrildi. Fetullah önce peygamberliğe sonra tanrılığa yükseltildi.

Şunu da kimse unutmasın ki, bu ülkede Devrimci Müslümanlar hariç neredeyse herkes bunların din maskeli şeytani faaliyetlerini olumluyor hatta iş birliği yapıyorlardı. Oysa FETÖ’cülerin en büyük düşmanı en başından beri İslami gruplar ve İslamcılardır. 1990’lı yıllardan beri emniyette İslamcılara “namaz kılan polisler” işkence ediyordu. İşte bunlar haşhaşi polislerdi. Zaten son yıllarda açtıkları dava dosyalarına ve bugünde darbe olursa infaz edecekleri ölüm listelerine bakarsınız bu gayet açıktır. Bu anlamda FETÖ, IŞİD gibi din maskesi takmış bir münafık örgütlenmedir.

Devlet bilmiyor muydu bunları peki, nasıl güçlendiler?

FETÖ’nün (ve diğer yandan Gladyo’nun bir başka aparatı olan PKK’nın) toplumun başına bela edilmesinin kökenlerini 12 Eylül darbesinde aramak lazım. Bir darbe ile üretilmiş olan bu hormonlu örgüt, bizatihi bir darbenin faili olarak ömrünü tamamlamıştır. Ayrıca devlet dediğiniz düne kadar ordusuyla, istihbaratıyla, bürokrasisiyle ABD’den, İngiltere’den, İsrail’den izinsiz tuvalete bile gitmeyen pespaye bir iç sömürge düzeniydi. Kim engelleyecekmiş? Yoksul bir Kürt çocuğunu, bir solcu genci, bir başörtülüyü sabah akşam takip eden, eziyet eden, sicilini tutan bu eski rejimin görevi zaten buydu, halkı sindirip kötürümleştirmek. Bu haşhaşi çete de yeni dönemde bu işi daha sureti haktan görünen bir yüzle yapacaktı. Emperyalizm bir tür bunlarla taşeron kadro yenilemesine gidiyordu yani…

İLK FETÖ’CÜ ÇETE KEMALİST ÇETEDİR

Halkın da bir desteği olmadı mı bunlara sizce?

FETÖ’nün üzerinde yüzdüğü sosyoloji Kemalizmin mağdur ettiği kitlelerdir. Tıpkı PKK’nın aynı şekilde Kemalizmin inkârcı ırkçılığının sonucu olması gibi. Aslına bakarsanız, bizatihi Kemalizmin kendisi bu topraklara, millete ve devlete sızdırılmış ilk FETÖ’cü zehirdir. Batının self kolonizasyon, yani kendi kendini sömürgeleştirme politikasının ilk başarılı örneği Kemalizmdir. Sykes-Picot’un Lozan kılıfıyla millete yutturulmasının adıdır bu rejim. Milletin çocuklarını devşirip değişik motivasyonlarla tekrar millete silah doğrultma teknolojisinin bütün İslam dünyasında uygulandığı açıktır. Türkiye’de olan da budur. Unutmayın Kemalist katliamlar, işkenceler, darbeler… Hepsi bu milletin devşirilmiş çocukları tarafından yapıldı. Sadece son 60 yılda bu ülkenin en güzel çocukları, en haysiyetli evlatları çeşitli ideolojik kumpaslarla kıyımdan geçirildi. Şimdi ülkenin başına bela olan ve 12 Eylül darbesinden sonra peydahlanan PKK ve FETÖ, işte bu Kemalizm bataklığında türemiş ve onun doğrudan yapamadığı işleri üstlenen iki mikrokemalist çetedir.

Bakın bu Kemalizm, kendisine seküler bir Türk tarifi yapıyor; aslında Selanikli sebataycıları tarif ediyor Türk olarak ve o tarife sığmayanı kesip biçmeye çalışıyor. Kendisine bir din tarifi yapıyor, aynı unsurların iki dinli kimliğine benzer seküler bir din bu.  Ve o tarife sığmayan gerçek Müslümanları gerici, irticacı diye suçlayıp iç düşman ilan ediyor. Kendisine bir alevi tarifi yapıyor, Yahudi foterini başına takmayan Aleviyi dışlıyor. Ondan sonra da o Alevi çocuğu Dev-Sol gibi psikopat örgüte asker yazılıyor, o Türk tarifine sığmayan gariban Kürdün çocuğu PKK gibi bir dinsiz karanlık örgütün tetikçisine dönüşüyor. Öbür gariban dindar da çocuklarına sahip çıkma, ahlaksız batıcı Kemalist olmasınlar güdüsüyle haşhaşilerin okullarına çocuğunu teslim ediyor.

Bunlar 90 yıldır nasıl bir trajedi yaşadığımızı gösteriyor. Meşhur bir laf vardır, “Hindistan’da insanların ineğe tapmasının tek açıklaması vardır. O da, açlık” diye.  Bu ülkede de insanların Abdullah Öcalan, Fetullah Gülen, Dursun Karataş gibi sümüklü psikopatlara tapacak hale gelmesinin tek açıklaması vardır: Bu anglofil Kemalist iç sömürge rejiminin zalimlikleri.

FETÖ çetesinin 15 Temmuz gecesi yaptığı cinnet geçirmiş halk düşmanlığını, geriye giderseniz bütün darbelerde, idamlarda, işkencelerde, 1980 ve 90’larda Doğu’da görürsünüz. Hatta hayatını Türklüğe, devlete, vatana adamış bir ülkücünün, Türk bayraklı sopalarla dövülüp günde üç defa bağırarak İstiklal Marşı okutturulduğu Mamak zindanlarını hatırlayın. FETÖ, işte bu rejimin ürettiği bir kopyadır. Meseleyi Kemalizmden, eski TC rejiminden kopartarak konuşanlar bunları doğru analiz edemez.

Bu darbe, işgal girişimine karşı çıkmayan hatta sevinen kesimler de oldu. Bu nasıl bir ruh hali sizce?

Niye şaşırıyoruz ki? Kemalizm diyoruz, mana ve misyon itibariyle ilk FETÖ’cülüktür diyoruz. Neredeyse bir kişiyi Türk’ün atası, peygamberi ve hatta Tanrısı yapan bir ideolojiden bahsediyoruz. Devlette örgütlenmiş, imtiyazlı bir zümre, milleti düşman olarak kodlamış bir husumet, kendi içinde tartışılmaz, sorgulanmaz ilkeler, masonik ezoterik temalar, putlar, semboller, sloganlar… Ve hepsi kişiye tapma üzerine bina edilmiş. Böyle bir tarlada başka ne yetişir ki? Bakın bu özelliklerin aynısı PKK’da da var. Bunların bugün aynı çizgide buluşmalarını sadece dış güçlerin manipülasyonu ile değil, işte bu kök akrabalığı ile de bakmak lazım. Bunların Türk, Kürt, din dili kullanıyor olmaları kimseyi yanıltmasın. Birbirine düşmanlıkları bile bir tiyatroydu. Şimdi oyun bitti, birbirlerine sarılıp topluca intihar ediyorlar.

O gece tankları alkışlayanlar kimler mesela… Beyaz Türkler deniyor ya. Bunlara Türk demek, PKK’lılara Kürt demek gibi bir şeydir. Türk ve Kürt, Arap, Arnavut, Boşnak… Bu kavramları milliyetçilik, dinsizlik gibi gâvurluklarla birlikte anmak büyük bir tuzaktır. Bunlar eski rejimin beyazları tabi… Ama asla Türk değiller. Bunlar, 90 yıllık self kolonizasyon rejiminin ortaya çıkardığı ve kaderini müstevlilerle birleştirmiş bir güruh. Batıcı laik pozitivist ulusçu solcu... Bunların bir kısmı cumhuriyet kurulurken bu topraklara getirilip millete efendi yapılmış imtiyazlı kripto azınlık. Bir kısmı soğuk savaş ve sonrasında millete ve değerlerine düşman edilmiş ve bu imtiyazlı Kemalizmin taşradaki nöbetçisi yapılmış Baas zihniyetli azınlıklar. Bazıları da doğrudan devşirilmiş ve Gladyo’ya asker yapılmış personel. 

Şimdi bütün bunların yeşerdiği tarla bu rejimin bizatihi kendisidir, yani Kemalizm. Bunların içinde gerçekten bu topraklara aidiyeti olan, zerre kadar aklı ve vicdanı kalmış olanlar, bundan sonra her şeyi bir kez daha düşünecekler bence. Ama daha küçük bir azınlık, özellikle İslamofobisi olan, gerçekten bu topraklara yabancı, haçlı ruhlu bir kesimin iflah olma şansı yok. Bunlar batının ülkemize dönük her operasyonuna gönüllü destek veren gerçekten gavur bir grup… Ancak milletimizin o devasa erdemi ve iradesi karşısında bunların da artık etkili olabileceklerini sanmıyorum...

FETÖ’yü İslâmi bir akım olarak yorumlayarak dinin devleti ele geçirmesi tehlikesinden bahsedenler oldu. Sizce bu doğru mu?

Geçen bir emekli askerin söyleşisinde vardı, orada diyor ki: “Orduda İslamcılığın da nasıl bir tehdit olduğunu gördük.” Bakın bu cahil ve önyargılı bir zihnin hezeyanıdır. Bir defa FETÖ’cülük İslamcılık değil ki! Adam daha İslamcılığı bilmiyor. İslamcılık bu toprakların ortak haysiyetini savunmanın ideolojisidir. İslam’ı bir dini yaşayışın ötesinde, bireysel ve evrensel bir özgürleşme dinamiği olarak görmenin, bu temelde devleti ve toplumu tevhid, adalet ve özgürlük ilkeleriyle yeniden özüne döndürmenin davasıdır.

Gayrı müslimler dâhil bu topraklarda yaşayan herkes için ortak varlık ve beka sigortasıdır İslam. Batının ve toplumlarımız içinde peydahladığı batıcı unsurların bu kadar İslam’a diş bilemesinin nedeni de budur. Sonuçta varlık ve bekamızın tehlikeye girdiği dönemlere bakın. I. Dünya Savaşı’na, Milli Mücadele’ye bakın, 15 Temmuz’a bakın. İnsanlar, sadece camilerde değil, meyhanelerden de çıkarak Allahu Ekber nidasıyla birleşti ve direndi. Daha ne söylemek lazım...

Tabii ki dini temelde bazı aşırılıkları olan gruplar, Yahudi ve Hristiyan fanatikler gibi maalesef bizde de çıkmış. Ama bunlar hep küçük bir azınlık olarak kamış ve asla millet çoğunluğu itibar etmemiştir. Zira İslam, İslamofobiklerin iddia ettiklerinin aksine asla fanatizme, taassuba prim vermez. Bizim en muhafazakâr şairimiz Necip Fazıl bile sürekli kaba, softa, ham, yobaz diyerek bu tip aşırılıkları eleştirmiştir. İslam’ı ve Müslümanları tanımayan, tanımak bile istemeyen, ama batılı İslamofobik ezberlerden beslenen kesimler, ısrarla Müslümanlara karşı suçlayıcı, ürkütücü, aşağılayıcı bir dil kullanıyor. Bunların çoğu zaten cahil ve önyargılı. Bir kısmı dar görüşlü insanlar. Şu son 30 yıldır bu ülkede Müslümanlardan, İslamcılardan tek bir zarar görmemiş bu insanlar, ısrar ve inatla aynı önyargılarında devam ediyorlar. Dertleri aslında iddia ettikleri İslamofobik hezeyanlarının doğrulanması. Ama bir türlü yeterli malzeme bulamıyorlar. 28 Şubat’ta da Müslüm Gündüz’ü bulmuşlardı. Şimdi de IŞİD’i buldular. İslam’la sorunu olan bu gavur ruhluların IŞİD ya da başka bir bahaneyle İslamcılara karşı söylediği her söz, sadece düşmanlığımızı pekiştirir. Bu millet zaten bunların hepsini not alıyor…

Öte yandan siyasal olarak İslamcılık Osmanlı’nın çöküşü sonrası parçalanan bütün dini, etnik ve mezhebi unsurların yeniden birleştirilmesi ve barış içinde yaşaması hedefinin adıdır. Hiç kimse, bir İslamcının kendisi gibi düşünmeyen insana sırf inancından, dünya görüşünden, yaşam tarzından dolayı zarar verdiğini gösteremez. Mısır’a bakalım, İhvan-ı Müslimin’in arasının en iyi olduğu kesim Hıristiyanlardır. Lübnan’da da, Suriye’de de böyledir. Gayrı müslim cemaatler, emin olarak dindar Müslümanları görürler. En büyük zararı da pozitivist, Batıcı ve milliyetçi gruplardan almışlardır; ama Müslümanlardan zarar görmemişlerdir.

Türkiye’de de böyledir; devlet içerisine sızmış Gladyo çetelerinin yaptıkları -Gazi Mahallesi, Sivas olayları, doğuda Hizbullah cinayetleri gibi- karanlık şaibeli operasyonları bahane gösterip Müslümanlardan belirli kitleleri korkutmak istiyorlar. Hiçbirinde İslamcıların eli yoktu, yalan söylüyorlar. Aynen 15 Temmuz’daki “askerin kafasının kesilmesi” yalanı gibi… Askeri TV’ye çıkartıyorsun, doğrusunu ispat ediyorsun, ama bir hafta sonra hâlâ diyor ki “askerin kafası kesildi.” Bunlar ısrarla ve inatla Müslümanlara düşmanlık yapmak istiyorlar. Kendi aile genlerinden nüksetmiş gâvurluk da var, böyle ya solcu ağzıyla, ya milliyetçi ağzıyla Müslümanlara küfredip duruyorlar. On gün boyunca insanlar bir tek eve taş atmadı, bir tek kişi veya parti aleyhine slogan atmadı; siz nasıl insanlarsınız, on gün sonra Taksim’e toplanıp “Katil AKP” diyerek slogan atıyorsunuz. Bu ülkenin gerçekten en faşist, ilkel topluluğu sizsiniz. Utanmıyor musunuz?

İslâmcılar orduyu ele geçirseydi, bu ordu tek bir Kürdün, solcunun canına kıymazdı, bunu bilsinler. Müslümanlar bu devletin işkencesini, vahşetini, zulmünü bitirdi; solcunun da, Kürdün de hukukunu İslâmcılar korudu. Çünkü bizim mayamız, davamız budur. Siz bize bakıp bizi örnek alın, kendinize bakıp bizi de öyle zannetmekten vazgeçin artık, kendinizi terbiye edin. Hiçbir zaman kimsenin hakkına, hukukuna tecavüz etmedik. Sizi çok sevdiğimizden değil, imanımıza sadık olduğumuzdan dolayı zulmedenlerden olmadık, olamayız. Siz Allah’a dua edin, inanmadığınız Allah sizi böyle koruyor. Bu devlet, ordu, istihbarat, emniyet Müslümanların elinde olsun, soğana tapan kişi bile gece rahat uyur emin olun.

BU MEMLEKETTEKİ HER KESİMİN GÜVENCESİ İSLAMCILARDIR

Bu memleketin Türkçüsünün, Kürtçüsünün, Alevisinin, İslam dışı unsurlarının bile güvencesi İslâmcılardır. Bu topraklardaki en aykırı düşünenlerin bile can mal namus güvenliğinin nöbetçisi biziz. Çünkü bizim imanımızın özü, adalet ve merhamettir. Bizim öfkemiz sadece zalimlere dönüktür. Ama bunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar; kimi kıskançlığından, kimi ahmak olduğundan... Bu kesimlerin bir kısmı gerçekten aslında çok cahiller. Bunlara pozitivist bir aşı yapmışlar, evrenin sırlarını bilimle çözdüklerini falan zannediyorlar, ama gerçek manada üç yaşındaki çocuk aklı yok çoğunda… İnsan öğrenen varlıktır, olaylara bakar öğrenir, sentezler, kendini yeniler...

En dalga geçtikleri kitleler, okuma yazma bile bilmeyen analar, babalar, dedeler süreci doğru okuyup doğru yerde duruyorlar. Gerçek insan budur, beynini kullanıyor. Çünkü, insan aklını kullanandır. Ama bu memleketin Kemalistine, solcusuna, ırkçı milliyetçisine bakıyorsun bıraktığımız yerde otluyorlar. Üniversitede tanıdığım ırkçı Türkçü, ırkçı Kürtçü, solcu, kemalist tipler bugün 50 yaşına gelmiş hâlâ aynı ezberlerle konuşuyor, toplamda yirmi-otuz cümle ezberlemiş, bir cümle daha üstüne koymamış. O arada dünya değişmiş, Türkiye değişmiş… Çocuğum gelmiş yirmi beş yaşına, bunlardan daha zeki, daha uyanık. Ama bunlar aynı yobazlıkta devam ediyorlar, maalesef bu cahil ve kindarlarla beraber yaşıyoruz. Emperyalist alçakların bu ülkede yapacağı her operasyonun potansiyel ajan topluluğu olur bunlar. Bu özellikleriyle herkese malzeme olurlar zaten...

TAYYİP ERDOĞAN’IN MÜSLÜMAN KİMLİĞİ RAHATSIZ EDİYOR

Bunlarda bir de inanılmaz bir kin var. Tayyip Erdoğan’a, Ak Parti’ye, dindarlara karşı bir kin var. Bilmeyen de zanneder ki, Tayyip Erdoğan laikleri doğradı, Alevileri kesti, Kürtleri biçti, ayyaşları rakı şişesine gömdü. Böyleymiş gibi inanıyorlar, böyle davranıyorlar, bizden de inanmamızı bekliyorlar. IŞİD dünyada ve Türkiye’de bu yeminli İslam düşmanlarına malzeme olsun diye çıkarıldı zaten. Ama bu ülkede her tür zalimliğin, cinayetlerin, yolsuzluk ve yoksulluğun baş sorumlularına karşı, mesela Demirel’e, Çiller’e, Mesut Yılmaz’a, Ecevit’e bu kadar kin duyduklarına ben şahit olmadım. Mesela iktidarları döneminde en büyük Alevi katliamlarının olduğu CHP liderlerine, memleketi batıran, insanları sokaklarda sürünecek hale getiren iktidarlara böyle bir saldırıda bulunmuyorlardı.

Demek ki bunların özel bir derdi var, o da İslâm. Başka bir açıklama bulamıyorum. Tayyip Erdoğan’ın Müslüman kimliği bunları rahatsız ediyor. Peki, Tayyip Erdoğan ve onun şahsında Müslümanlar size ne yaptı? Bir mantıklı açıklama arıyorum. Size ne yaptı bu Müslümanlar? Avrupa’daki gibi yüzyıl savaşları mı yaşadık? Suriye’de Nusayrilerin Müslümanlara yaptığı gibi sivil halkı mı kestik, doğradık, çoluğunuzu çocuğunuzu mu katlettik? Bu kini nasıl üretiyorsunuz? Oturduğunuz yerde rakınızı, biranızı içerken, çoğu yoksul sıradan gariban milyonlarca insana karşı bu kadar nefret ve kini nerenizden türetiyorsunuz? Hem de sahillerde tatil yaparken, uçağa binerken, her biriniz faizle paralarınızı yerken; sanki yerlerde sürünüyor, acı çekiyor gibi nasıl davranabiliyorsunuz? Bu taklidi nasıl yapabiliyorsunuz?

Bu topraklarda eski rejimin mağdur ettiği Kürtler, dindarlar, solcular, aleviler son 15 yıldır en özgür ve en rahat dönemlerini yaşıyorlar. Ki, bu kesimler geçmişten kalan travmaları aşamamış olabilirler. Ama mesela bu tuzu kuru beyaz Türk denilenler, laik kemalistler size ne oluyor? 15 Temmuz darbesi bu memleketi işgal girişimiydi. Aynen Irak’ı işgal gibi, havadan, karadan yapılan bir işgal girişimi. Yani siz de işgal altında kalacaktınız. Buna karşı şanlı bir biçimde direnen milyonlar varken, çıkmışlar tiyatro, oyun, dinci, gerici çete diyorlar. Bu nasıl bir alçaklıktır?

Bizim o okuma yazma bilmeyen annelerimiz, babalarımız o kadar mübarek insanlar ki, sizi görmüyorlar bile, o kadar da önemsizsiniz. Çünkü onlar dünyaya iyilikle, merhametle bakıyorlar; şeytanı görmüyorlar. Şeytan sizin ruhunuzda ki, baktığınız her şeyde şeytan görüyorsunuz. Kendi dışınızdaki herkesi şeytan olarak gören ancak şeytanın çocuğudur. Toplumda artık %10 mu, %20 mi bilmiyorum, Haçlı işbirlikçisi böyle gâvurlar var. Bunların da farkında olduğumuzun farkında olsunlar diye söylüyorum. Hadlerini aşarlarsa, bu millet derslerini verir, bunu da bilsinler. Gerçekten Allah’a dua etsinler, bu Müslümanlar o merhamet, adalet sahibi Allah’a inanıyor. Bunlar ısrar ve inatla, sürekli “kesme, doğrama” ile karşımıza geliyorlar, ama bu iddia ettikleri vahşilikleri Haçlılar yaptı. Bu vahşetleri sizin örnek aldığınız Batılıların ataları olan Haçlılar yaptı, biz değil. Bunlar Müslümanların yurtlarına gelip Müslümanları canlı canlı şişe geçirip, pişirip yiyen yamyamlardı. Siz de şimdi onlar gibi Müslümanları ötekileştirip düşmanlık yapıyorsunuz.

Biz bin senedir bu topraklardayız. Bir tek Hıristiyanın, Yahudinin canına, malına dininden dolayı tek bir zarar verilmemiştir. Politik veya ekonomik kavgalar olmuştur, sosyal karmaşalar olmuştur. Ama inancı ve dininden dolayı kimse kimseye zarar vermemiştir. Çünkü dinimiz bunu yasaklıyor. Peki, size İslam’a karşı bu ölçüsüz kini aşılayan Tanrınız kim, dininiz ne? Bunları hangi kitapta okuyorsunuz? Onun üzerinden konuşalım. Ama sizin iflah olacağınız yok.

Şunu unutmamalıyız ki, İslamcılık son iki yüz yıllık büyük yenilgimize karşı en organik, en yerli ve en sahici cevaptı. Dünyayı istila eden Batıcı, pozitivist, emperyalizme karşı, sosyalizm gibi sonuçlardan değil, bizatihi kökeninden, yani paradigma düzeyinde itiraz eden tek sahici dünya görüşüdür. Bunu kendisi Batılı paradigmanın ürünü olan sosyalizm ve milliyetçilik zehrini yutmuş olanlar asla anlayamazlar. İslamcılık ancak inanç ve değerlerimizin Batı istilası nedeniyle tehlikede olduğu duygusu tamamen ortadan kalkınca gereksizleşecektir. Bu mesele, gâvurdan öğrenilmiş, laiklik, din devleti, teokrasi, dini fanatizm vb. gibi saçma sapan tartışmaların çok üstünde bir konudur.

Dolayısıyla 15 Temmuz devriminde açığa çıktığı gibi örgütlenmiş dini aparatların değil, milletimizin ruh kökündeki saklı, sahici ve doğal bir kimliğin bu toprakların kurucu ve koruyucu ruhuna dönüşmesi gerekmektedir. Bu ruh, o İslam düşmanı unsurların bile varoluş sigortasıdır.

Bu FETÖ’cü çete tamamen tasfiye edilebilecek mi?

İnanıyorum ki Türkiye, FETÖ’cü çetenin tasfiyesini daha demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı yeni bir düzenin inşasıyla sonuçlandıracaktır. Devlet ve hükümet, 15 Temmuz devriminin ruhuyla, yani bu şanlı millete layık olma ölçüsüyle artık her tür vesayete kapıları kapatan kapsamlı reformlara imza atacaktır. OHAL, tamamen çeteleşmeyi bitirip devleti tam bağımsız, demokratik ve milli bir temelde reorganize etmenin imkânıdır. Türkiye kalkınma sorunlarını çözmekle birlikte, gerçek bir demokratik düzen kurarak daha aydınlık ve özgür bir geleceğin inşasını da başaracaktır.

FETÖ Türkiye’den tasfiye edilse de, dünyanın değişik yerlerinde varlığını koruyabilecek mi? FETÖ’nün akıbeti ne olur sizce?

Bence FETÖ’nün Türkiye’deki kullanım değeri bitmiştir, ama birçok ülkedeki unsurları biryandan efendilerine casusluk yapmaya devam edecek. Çünkü bu, onların efendileri nezdindeki varoluş güvenceleridir. Öte yandan da 1979 İran Devrimi’nden sonra İran’dan kaçan muhaliflerin İran’a karşı yaptığı gibi, bunlar da Batılı devletlerde Türkiye karşıtı lobilere eklemleneceklerdir. Ben ayrıca bu çetenin İslâm maskesini de atıp Bahailik gibi, Kadıyanilik gibi, içinde İslâmi temaların da olduğu yeni ve Batıni bir dinselliğe dönüşeceklerini düşünüyorum.

TSK deyim yerindeyse çöktü. Millet ordusunu kurabilecek mi?

Çok hızlı bir biçimde gerçek orduyu kuracak.

Millet, Haçlıların/NATO’nun/Gladyo’nun en örgütlü gücünü paramparça etti. Emperyalizmin artık bu ülkede operasyon yapacağı bir örgütü yok. En büyük aparatı FETÖ bir gecede yok oldu. Hem de kazma kürekle. Bu millet emperyalizmin maşası olan bir organizasyonu bir gecede yok etti.

Ordumuz zaten var, sadece organize edilecek. Milyonlarca askeri olan, onbinlerce kurmay aklı olan bu milletin öyle evlatları var ki... Sadece doğru bir biçimde organize edilecek ve bu da çok kısa sürede olmalı. Zannediyorum hükümet de bunu yapacak. Bu yeni ordu, milletin inancıyla, düşüncesiyle, ırkıyla, mezhebiyle uğraşmamalı ve milletin bütün unsurlarıyla millete ait ne varsa Ordu’da da o kadar olmalı.

15 Temmuz gecesi hiç kimseden emir almadan, kendi refleksiyle tankların üzerlerine çıkanlarla kurulmalı bu yeni ordu. TSK’dan çok daha güçlü, çok daha dinamik, en önemlisi çok daha objektif olacak birkaç ordu kurulmalı.

Birkaç ordu mu?

Evet, neden olmasın. Bakın TSK, NATO üyesi bir organizasyonun, teşkilatın adıdır. Ordu ise bu milletin ruh kökünden beslenmiş, bu milletin namusunu, malını, mülkünü koruyan, huzurunu ve güvenliğini tesis eden bir iradenin adıdır.

TSK ile ordu dönem dönem iç içedir, dönem dönem ayrıdır. Son yüzyıllık tarihimizde, ordu ruhu TSK’nın içinde gömülüdür. Fakat TSK dönem dönem Batı’dan/NATO’dan aldığı emirlerle Ordu Ruhunu onların amaçları doğrultusunda kullanmış, istismar etmiştir. Kürt meselesinde, darbelerde yaptığı budur. Ama Ordu Ruhu her zaman kendisini korumuştur.

Şimdi “Ordu Ruhu” diye kastettiğimiz iradenin, hem Türkiye’nin güvenliği hem de bölgesel ve küresel politikalarımız çerçevesinde birkaç farklı organizasyonla dizayn edilmesi gerekir bence. Mesela Osmanlı’da öyleydi. Bu Ordu Ruhu’nun da sancağı yeşildir.

15 TEMMUZ’DA MİLLET REEL DEVLETİ DE TARİHE GÖMMÜŞTÜR

15 Temmuz'da TSK içerisindeki “Ordu Ruhu” ne kadar koruyabildi kendisini?

TSK içerisindeki Ordu Ruhu 15 Temmuz gecesi önemli ölçüde garnizonlarda direnerek darbeyle mücadele etti. Diğer yandan, meydanlarda tankların önüne kendisini atanlardır Ordu Ruhu. “İşte Ordu İşte Komutan” sloganı gerçekten bu milletin aynı zamanda ordulaştığını, komutanını bulduğu anda her şeye el koyabildiğini, TSK’daki NATO’nun devşirilmiş hain ve alçaklarına da tokadı bastığını gösterdi.

Bu ayrımın aynısı, Devlet-i Âli ile reel devlet arasındadır. Reel devlet, bürokrasisi devşirme olan bir işgal devletidir, bir iç sömürge devletidir; küçük bir azınlığın çoğunluğa tahakküm düzenidir. Devlet-i Âli ise, en azından son bin yıldaki Selçuklu-Osmanlı ruhunu, milletin organik değerlerini temsil eden kadroların refleksidir. Kerim devlettir.

15 Temmuz sonrası Devlet-i Âli ruhu devletin içinde de reel devleti tarihe gömmüştür.

Ordu Ruhu’nun 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta tezahür edemediği kadar 15 Temmuz’da çıktığını söyleyebilir miyiz?

Evet. Ve bu ruh, milletin içinden çıktı. Millet reel devleti yendi; reel devleti TSK’sıyla, bürokrasisiyle, zihniyetiyle, devşirmesiyle, arkasındaki güçleriyle birlikte yendi. Dişiyle, tırnağıyla yendi hem de. Kelimenin tam anlamıyla merdane sopasıyla dövdü.

Bu emperyalist güçler belli ki, milletin bu saklı dinamiğini hesaba katmamışlar. Bu da diğer yandan bunların aslında ne kadar geri zekâlı, ne kadar güçsüz olduğunu da gösteriyor. Bunlar bir gün Allah korusun uçaklarıyla şehirlerimizi bombalasalar bile, biz onlardan güçlüyüz, bunu da unutmayalım. Bakın Suriye’de beş yüz bin insanımızı öldürüp, beş-altı milyon insanımızı sürgün ettiler, ama yenemiyorlar bizi. Evet, biz de kazanamadık, ama onlar da kazanamadı. Asla da yenemeyecekler.

Aynı şekilde Filistin’deki, Mısır’daki Müslüman iradeyi asla teslim alamadılar, alamıyorlar. 15 Temmuz, bu devleti bütün İslam ümmetinin, hatta bütün dünya mazlumlarının kalpgahı yapacak bir dinamiğin de adıdır. Yeni ordu, işte bu şuurun üzerinde, o aziz şehitlerimizin kanlarının bereketiyle inşa edilmelidir.

ABD’DEKİ FETÖ DURDURULAMAZSA 3. DÜNYA SAVAŞI KAÇINILMAZ

FETÖ, ABD ve NATO ile Türkiye arasında bir kriz konusu oldu. İlişkiler bundan sonra nasıl seyreder?

Normal şartlarda ABD, FETÖ’yü sahiplenirse, Türkiye’yi kaybeder. Tıpkı İsrail’i sahiplendikçe bütün Arap ve İslam dünyasını kaybettiği gibi. ABD’nin Türkiye’ye dönük hasmane tutumu bir pazarlık tavrı mı yoksa gerçekten cinnet geçirmiş bir Hristiyan Siyonist kini mi yakında göreceğiz. Türkiye bunu test edip ona göre tavrını alacaktır. Biliyoruz ki, Mısır’daki meşru iktidara karşı yapılan kanlı darbenin de sicilinde ABD’nin örtülü desteği var.

Öyle anlaşılıyor ki, ABD yönetimine egemen olan zihniyet, FETÖ’ye de egemen olan zihniyetle aynı. Yani bu FETÖ teknolojisi, önce ABD de denenmiş ve başarılı olmuş. Bütün ABD sistemini esir almış katil ve faşist bir çete var orda.  FETÖ Haşhaşi çetesinin Türkiye’de yapmaya çalıştığı şeyi aslında 11 eylülden sonra Amerika’da başarmış birileri. Bu haşhaşi Fetullahçılık çetesi bunların bir kopyası, klonlanmış hali. Amerika’ya çökmüşler ve Amerikan devletini, istihbaratıyla, ordusuyla ele geçirmişler. Amerika’da başardıklarını da dünyanın çeşitli yerlerinde hayata geçirmenin derdindeler.

NATO BÜTÜN MEŞRUİYETİNİ KAYBETMİŞTİR

Bence NATO bütün meşruiyetini kaybetmiş ve bitmiştir. Türkiye, NATO üslerini kapatıp, NATO üyeliğini yapabilirse askıya alıp, yapamazsa NATO içinde ciddi bir sorgulama defteri açıp bunun takipçisi olmalıdır. NATO’dan habersiz böyle bir darbe girişimi olamaz. Devlet de bunu çok iyi biliyor. Bu darbe girişiminde başı çekenlerin çoğu NATO’da eğitim alan kişilerdir.  Aynı şekilde, ABD ile ilişkiler de sorgulanmalı ve bu darbenin hesabı çok ciddi şekilde sorulmalı.

Nasıl ki Arap Baharı’yla birlikte halklar bunların kurdukları ve kâğıttan karton olan düzenleri yerle bir etti, Türkiye’de de aynı şekilde sıradan insanlar buradaki örtülü sömürge düzenini yok ediyor.

Emin olun dünyada da kâğıttan kaplan güçleri vardır. Sağlam durarak ve az hata yaparak, gücümüzü de aşmadan hesaplaşılırsa ben bu 15 Temmuz devrim sürecinin çok büyük bir kelebek etkisi olacağını düşünüyorum. Bunların bir şekilde yirmi senedir kurmaya çalıştıkları kaos düzeninin yerine, bütün insanlığın bunlardan hesap sorar hale gelip dünyanın her yerinde bunları yok edecek bir insanlık iradesinin harekete geçeceğine inanıyorum. En başta da Amerika’da. Bu çeteden Amerika’nın yerli ve milli güçleri de rahatsız, ama bir şey yapamıyorlar. Fakat Türkiye’de onların yaşadığı başarısızlık orada da pozitif bir etki yapacaktır. Sadece ABD’de değil, Avrupa’da, dünyanın geri kalan yerlerinde bu tüccar kılıklı şeytanlar, haydut savaş lobisi, insanlık düşmanı faşizan küresel güç karşısına yeni bir evrensel insanlık dinamiği yeşerecektir.

Küresel egemenliği terör, tehdit, şantaj, saldırganlık, katliamlar ve iç savaşlarla yaratılmış kaos üzerine bina eden bu nihilist zihniyet, aslında tüm dünya için, bütün devletler için, insanlık için büyük bir tehdittir. Eğer durdurulmazsa bir 3. dünya savaşına yol açacaklar…

İNSANLIK DÜŞMANI ÇETE ABD’Yİ 11 EYLÜL’DE TAMAMEN ELE GEÇİRDİ

11 Eylül’le birlikte mi başardılar bunu?

Temel olarak 11 Eylül’den sonra başardılar, ama Soğuk Savaş’tan önce de Amerikan yönetiminde söz sahibi olmuşlar ve Soğuk Savaş bittikten sonra ele geçirmeye başlamışlar. Çünkü ilk Irak işgali bunların operasyonuydu, sonrasında Yugoslavya’nın parçalanması, Uzak Asya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya dünyanın değişik yerlerinde birçok operasyonları var. Evrensel bir şov halinde bütün dünyaya ibreti alem olsun diye canlı yayınlarla yürüttükleri operasyon, ilk olarak 1991 yılındaki Irak işgalidir. O başladı ve devam etti, 11 Eylül 2001’den sonra bütünüyle el koydular.

Tam olarak kim bunlar?

Bunlar hakkında İlluminati, Yahudi lobisi, Hıristiyan Siyonistler, Neo-Conlar, şeytanın çocukları gibi tanımlar yapılıyor… Ne dersek diyelim, hepsi doğrudur. Net olan bir şey var ki, Amerikan gücünü kullanan unsurlar insanlık düşmanıdır, insanlığın baş belasıdır ve insanlığın bir şekilde bunlardan kurtulması gerekiyor. Bunların dini de ırkı da, kendi aralarında gizemli kurdukları örgütler falan da… Hiçbiri bizi ilgilendirmiyor. Son tahlilde Amerika’nın siyasi, askeri, ekonomik gücünü insanlık aleyhine kullanan cinnet geçirmiş bir gruptan bahsediyoruz.

Fetullahçı haşhaşilerde gördüğümüz, Meclis’i bombalayan, halkını tarayan bu cinnetin asıl büyüğü şu an Amerika’da başarmış bir şekilde yaşıyor. Şimdi bu Fetullahçıların adları Ahmet, Mehmet, Mustafa, Ayşe, Fatma… Doğdukları yerler burada, annelerini babalarını belli… Bunun artık bir önemi var mı? Hayır. Bunların hatta artık örgütlerinin analiz edilmesi de, önemsiz… Millet bu FETÖ’cüleri hain, alçak, kalleş, katil olarak beynine yazdıysa, Amerika’yı yönetenler için de aynısını söyleyebiliriz. Nasıl FETÖ burada devletin tankını, topunu, tüfeğini ele geçirmişse onlar da Amerika’nın tankını, topunu, tüfeğini ele geçirmişler. Nasıl bu alçaklar cinnet geçirircesine, içlerine şeytan kaçmış gibi acımadan masum insanlara ateş ettilerse, Amerikalılar da daha büyük ölçekte aynısını yapıyor; Irak'ı, Afganistan'ı Suriye'yi bombalıyor... Bunlar insanlık düşmanı ve bu zihniyetleriyle dünyayı yakarlar.

Bunların ortak bir özelliği var; insan beyni ritim melekesiyle çalışır, belirli bir ritimle bir şeyi çok tekrar edersen beyin dış telkinlere kendini kapatır ve sadece tek bir telkine açık hale gelir. Yani insanlıktan çıkar ve tek bir yerden emir alarak yaşayan yarı hayvani bir yaratığa dönüşür. Faşizm de oradan doğuyor, bireysel katil ruhu da buradan doğar. Kabil’in kıskançlığı, şeytanın kibri tam olarak budur. Bunlar bir süre sonra bütün insanlığı düşman olarak görüyor, insanları böcek olarak görüyorlar; bunlar bizimle aynı dünyada yaşamıyorlar. Kendilerine ait paralel bir dünyaları var. şizofrenik bir evren. Bu nedenle olan biten hiçbir şeyden ders çıkaramazlar. Bizim gördüğümüzü görmüyorlar çünkü. Onların dünyasında her şey başka bir manaya sahip. Bilim kurgu filmlerinde, işaret gelince başkalaşıp cinayet işleyen beyni yıkanmış tipler gibi… Bu nedenle bunların vazgeçmesini de kimse beklemesin. Normal insanlar değiller çünkü. Beyinleri yok. Akıl, vicdan, hiçbir insani hasletleri yok. Bunlara insanmış gibi davranmayı bırakalım. Bakın, yedikleri o dayakları bile niye yediklerinin farkında değiller. O kadar beyinsizler yani…

15 Temmuz’da o darbeci itlerden biri, direnen halka “vurun şu it sürüsünü” diyor ya, kendi anasına babasına diyor aslında. Ama artık onun anne babası bile yok. Gerçekten içleri boşaltılmış ve tamamen belli hedeflere koşullanmış şartlı reflekslerle yaşayan Pavlov’un köpekleri gibiler. ABD’yi ele geçiren çete de benzer bir çete. Sibernetik ve benzeri teniklerle sürekli katiller yaratıp insanlığa saldırıyorlar. IŞİD ve PKK da aynı tekniklerle çalışıyor. Çocukları devşirip katil yaratıyorlar. Şu veya bu idealle, inançla hipnotize edip tetikçi olarak kullanıyorlar. Tarihte de buna benzer örnekler gördük; mesela Hasan Sabbah/Haşhaşilik böyle bir şeydir.

Diğer yandan bu küresel çete için Yahudilik ve Hıristiyanlık da bir değer değildir. Çünkü bunlar hiçbir şeye inanmıyorlar, ama lazım olduğunda Haçlı güdüleriyle hareket ediyorlar. Kendi bünyelerindeki unsurları da harekete geçirmek için İslamofobi lazım. İsrail’e yerleşimci götürüp Filistinli katlettirmek için Siyonist bir ideoloji lazım. Batı kamuoyunu Irak’taki, Afganistan’daki katliamları meşru göstermek için Hıristiyani genlere hitap etmeleri lazım. Yoksa bunların bir dini, inancı, değeri falan yok.

ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN DİN OLAN İSLÂM’I HEDEF ALDILAR

Pagan diyebilir miyiz?

Pagan bile değil, tamamen nihilist; aslında hiçbir şeye inanmayan, hiçbir kutsalı olmayanlar… Bu, paganizm bile değildir. Bunun adı iblistir ve şeytanın birinci özelliği insanı kıskanır, insanı sevmez. Bunlar insanlık düşmanı. Bakın ölçü basittir; çocukları öldüren iblisin soyudur. İnsanlar bir birini öldürür, savaşır, kötülük yapar… Ama çocuklara kimse dokunmaz. Savaşta bile. Çocuk öldürmek, bugün İsrail’deki, Suriye’deki şeytanlar gibi, bilerek ve seçerek çocukları hedef almak, insan soyunu hedef almak demektir. Ki, bu içgüdü insanda yoktur. Bunlar insan dışı varlıklar. Görünümleri bizim gibi, ama içlerinde Adem ruhu yoktur. Bu nedenle sorun insanlık çapında bir sorundur. Tehlike bütün insanlığı ilgilendiren evrensel bir tehlikedir.

O yüzden üzerinde güneş batmayan tek din olan İslâm’ı hedef aldılar. Çünkü üzerinde güneş batmayan bir dünya devleti kurmak istiyorlar. Bunlara direnebilecek jeopolitik/jeokültürel ideoloji ve maya İslam’dır. O yüzden hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.

Peki, Müslümanların bunlara direnecek yeterli gücü var mı?

Tabii ki var.  Güç görecelidir. Biz kuşların filleri, sineklerin nemrudu, yetim ve çoban peygamberlerin Roma ve Sasani’yi yendiği bir tarihin çocuklarıyız. Gerçek güç buna olan imandır. Öncelikle bu imanla bizim artık savunma pozisyonundan çıkıp saldırıya geçmemiz gerekiyor. Bu dünya düzenini insanlık düşmanları değil, biz Müslümanlar kuracağız. İnsanlığın nöbetini tuttuğumuz bütün değerler bizde var: adalet, merhamet, vicdan, eşitlik, barış… Allah’ın bütün kullarını, Allah’ın eşit kulları olarak gören idrak sadece Müslümanlarda var. Ne Hıristiyanlıkta, ne Budizmde böyle bir şey yok. Bir ırkı dini olan Yahudiliği saymıyorum bile.

En evrensel barış değerleri bizde var. Evrensel bir barış/adalet düzeni kurma davasını insanlığın önüne koymamız gerekiyor. Bunların hamlelerini boşa çıkartmak için karşı hamleler yaparken aynı zamanda böyle bir hamle de yapmamız lazım. Bu toprakların çocuğu olan, inanç ve yaşam tarzı olarak Müslüman olsun olmasın, gavurlaşmamış, Batılılaşmamış, bunlardan nefret eden ve insanlık değeri kalmış sağcı, solcu, alevi sünni Türk, Kürt vb. kendisini neci olarak tanımlarsa tanımlasın, yerli her vatan evladının İslam’ı bir kez daha gözden geçirip bir savunma silahı, bir insanlık nöbeti, insan kalmamızın sigortası olarak yeniden okuyup anlaması gerekiyor.

Aynı şekilde Müslümanların da Yahudiler gibi bir ırkın, topluluğun, tarihin kimliği olarak doğuştan ve mecburi Müslümanlığı değil; böyle bir manayla yeniden Müslümanlaşması lazım…

FETÖ TEMİZLENİRKEN YENİ FETÖ’LER YARATILMAMALI

FETÖ’nün devletten tasfiyesiyle doğacak boşluğun nasıl doldurulacağı ile ilgili tartışmalar var...

TSK başta olmak üzere devletin tüm kademelerindeki FETÖ’cüler tepeden tırnağa temizlenmeli. Ama bunu yaparken de yeni FETÖ’ler yaratmadan, ayrım yapmadan, 15 Temmuz ruhuna sahip, yani bu milletin topyekün varlık ve bekasına, namusuna sahip çıkma ruhu olan insanlardan seçilmeli. Diline, dinine, ırkına, mezhebine bakmadan… Gerçek hukuk devleti de bu idrakle kurulur. Zaten herhangi bir kuruma bir grubu temsil ettiğinde adaletsizlik başlıyor.

Biz Müslümanlar herkes için adaleti savunuyoruz, sadece benim gibi düşünenlere adalet, adalet değildir. Biz Kemalizme bu yüzden itiraz ettik. Kemalizmin, imtiyazlı seçkin vatandaşların halkı sömürüp üstüne de aşağıladığı bir rejimdi. Batı bize saldırmasın diye Batı’ya takiye yaptığını düşünelim, peki milleti neden ayrım yapıp dövüyorsun yıllarca? Buna hakkın yok ki! Kendine imtiyazlı bir sınıf yaratıp, geri kalan halkı neden aşağılıyorsun? Dili, yaşam tarzı, inancı farklı diye niye onları küçümsüyorsun?

İşte şimdi toplamda Kemalizmin yakıp yıktığı, zehirlediği bir toplumla uğraşıyoruz. Aynı Kemalizm gibi; bu toplumu ele geçirelim, insanlara nizam verelim diyenler bu zehri almış olanlardır... İşte bunları diyen her kimse neo-kemalisttir.

Diğer yandan bu tavır Tanrılaşma/Rableşme iddiasıdır. Bizi kimse kurtarmaya kalkmasın; devleti, ülkeyi, dini, aleviliği, Türk’ü, Kürt’ü kimse kurtarmaya kalkmasın. Bırakın insanlar Türk olsun, Kürt olsun, ne olmak istiyorsa olsun, ama kimse kimseye bunu dayatmasın. Herkes, -tabir caizse- “putuna” evinde tapsın. Kurtuluş, bu idraktedir zaten. Hep birlikte olma idraki. Birbirimizin hakkına, hukukuna, dinine, yaşam tarzına, etnik kökenine saygı duyma, her zaman ortak hususiyetlerimizi öne çıkarma ve daima ortak tehdide karşı ortak tepki verebilme. Bakın bizi ayırıp bir birimize düşman etme çabasıyla başarıyorlar hep. Devlet solcuları döverken sağcı susuyor, alevilere dönük provakasyonlarda sünni susuyor, başörtülüyü dışlarken solcu alevi susuyor, Kürdü döverken Türk, Türklüğü dejenere ederken Kürt susuyor… Sonuç ortada: bir avuç azınlıkla yıllardır tepemizde keyif sürüyorlardı.

Her darbede o meşhur ilk 500 zengin daha bir zenginleşiyordu. Bunların semtlerine hiçbir zaman cenaze gitmedi. Bakın kemalizmle işbirliği içindeki Kürtler dahil, bu rejimle iş tutan hiç kimsenin canı yanmıyordu. Bunların kışkırttığı sahte iç savaşlarda ölen ve öldüren hep halkın gariban çocuklarıydı. Yoksul Diyarbakırlı, Çorumlu, Trabzonlu, Çanakkaleli, Ağrılı… Bu şeytani tezgâha artık bir son vermek gerekiyor. Bakın yıllardır Kürt sorunu bitince alevi sorunu başlayacak diye hazırlıklar duyuyoruz. Şimdi göz göre göre bunlar yazılıp söyleniyor. Tek bir sünninin alevilere dönük tek bir saldırıyla işi olmaz biliyoruz. Ama Gazi Mahallesi’nde bir kahve tarandı, daha fail bile belli değilken, bütün alevilere, “sünniler” yaptı diye haber salındı. 15 Temmuz gecesi, Malatya’da basit bir olay, ki hemen alevi kökenli Malatya milletvekilinin müdahalesiyle, sağduyusuyla halledilmiş, ama solcu faşist yayın organları gece boyu alevilere saldıryorlar diye yayın yaptı.

Şimdi bu ortamı hazırlayanlar ve buna teşne olanlar... Bakın en küçük bir provakasyonda sahne alacaklar. PKK zaten işi aleviciliğe döktü ve alevilerin üst koruyucu örgütü gibi davranmaya başladı şimdiden. Alevi kardeşlerimizin çok dikkatli olması lazım. Bu haçlı alçakları FETÖ örneğindeki gibi nasıl çocuklarımızı çalıp çeşitli maskelerle bize saldırtıyorsa, alevi çocuklarını da bu sahte korkularla çalıp kullanmasınlar. O gece insanlar nasıl ki “her alevinin namusu sünniye, her sünninin namusu aleviye emanettir” dedi. Bu da 15 Temmuz devriminin en önemli ilkelerinden biri olarak tarihe geçmiştir. İşte bu ilkeyle hareket etmek lazım. Bu bağlamda yaşadığımız bu süreçten herkes kendi dersini çıkarmalı; tüm örgüt, parti, cemaat, tarikatlar dönsün kendisine baksın ve biz bu millete nasıl layık oluruz diye yeniden kendisini formatlasın.

Sadece yeni ordu kurulmayacak, yeni anayasa yapılmayacak; aynı zamanda bu millete layık olmayan ve şu veya bu adına millete Tanrılık yapmak isteyen eski kafalı dini, mezhebi ya da etnik oluşumlar da kendilerini bu devrimin değerleri ve ruhuyla yeniden formatlamalı. Başka tür saldırılara karşı bağışıklığımızın tek yolu bu...

15 Temmuz sonrası yeni bir hamle yapmalarını bekliyor musunuz?

Bunlar tabiki durmayacaklar. Bizzat kendi merkezlerinde durdurulmadıkları sürece, bölgemize, halklarımıza, devletlerimize, çocuklarımıza saldırmayı sürdürecekler. 15 Temmuz’da insanlık adına bunlara çok büyük bir darbe vurduk. Türkiye’deki en büyük güçlerini kaybettiler. Bu etabı yendik, sonrasını da bekliyoruz, her çeşit melanet bekliyoruz: suikast, etnik/mezhep savaş tahrikleri… PKK, DHKP-C, IŞİD gibi haşhaşi örgütleri çok bunların elinde. Ama artık PKK’nın Kürt, DHKP-C’nin Alevi, FETÖ’nün Müslüman maskeli haçlı güçleri olduklarını tüm millet gördü. Hepsi Haçlıların farklı kılıklardaki ajan taşeron çeteleridir. Gerçek Türkler, Kürtler, aleviler, sünniler, modernler, dindarlar, laikler, vatanseverler… Yani toplumun yüzde 90’ı bu Haçlı güçlerine karşı tek bir safta, tek yürek ve tek yumruk halindedir ve bu ruh devletin de yeni amentüsü ve resmî ideolojisi olmalıdır.

İşte bu imanla, annelerimizin elinde merdane, dedelerimizin elinde baston ve gençlerimizin tertemiz bedeni; hazır bekliyoruz… Asıl olarak da bunların o kibirli, Firavun ruhlu efendilerini bekliyoruz. İlluminati mi, Rotschhild mi,  Rockfeller mi, Neocon mu, CIA mı, İngiliz mi, Siyonist mi… Her neyse… Hepsini birden tarihe gömene kadar bu savaş sürecek...

İlayı Kelimetullah şiarı, onların bu şeytani dünyasını yıkıp Adem’in çocuklarını özgürleştirecek. Hodri meydan diyoruz.

Onlar da vursun, biz de vuralım; kim kazanırsa, dünyayı o yönetsin.

Röportaj: Cengiz Sözübek / Haber10


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder