http://images.socialpano.com/

Küresel Rekabette Jeopolitik Stratejiler

Doğu-Batı arasındaki güç mücadelesine cephedeki askerler kadar, geri plandaki düşünürler de yön verdi. Küresel siyasette dengeler, jeopolitik stratejilerle birlikte oluşuyor. Bu stratejilerin arkasındaki isimler de tarihin akışına yön veriyor.22.11.2016 13:01

“Hakimiyet kurmak isteyen bir devlet için vurucu asıl güç kara kuvvetleridir. Ancak hem karada hem de denizde güçlü olan devlet, en güçlü devlettir." Bu tespit, İngiliz jeopolitikçi Halford Mackinder tarafından geliştirilen kara hakimiyet teorisinin ana unsuru. Mackinder'in jeopolitik açıdan insanlık tarihine de yön veren fikirleri 1919 yılında yayınladığı "Demokratik İdealler ve Gerçekler" başlıklı çalışmasıyla vücut buldu.

Bu teoriye göre, Doğu Avrupa ve Sibirya bölgesi dünyanın Heartland’ını yani kalp sahasını oluşturuyordu. Heartland’ın çevresindeki Balkanlardan Çin’e kadar olan saha iç kenar hilal ya da Rimland kuşağıydı. Bunun dışında kalan Amerika-Afrika-Avustralya-Japonya hattı ise dış kenar hilal ya da dünya adasının peykleri olarak kabul ediliyordu.

Mackinder'in teorisi, "Doğu Avrupa’ya hükmeden bir devlet Heartland’a hakim olur. Heartland’a hükmeden ise önce iç kenar hilal’e, sonra da dış kenar hilal’e, yani bütün dünyaya hükmeder." ilkesine dayanıyordu. Mackinder’e göre dünya karasının ve denizlerinin bir bütün olarak ele alınması gerekiyordu.

İlkeleri 20. yüzyıl başındaki silah ve askeri kapasite dikkate alınarak belirlenen bu teoriye göre; devletler de kara ve deniz devletleri olarak iki bölüme ayrılıyordu. Deniz ve kara gücüne hakim olan bu devletler arasındaki güç mücadelesi de tarihin akışını belirleyen gelişmelerin temel nedeniydi. Mackinder'e göre, birinci dünya savaşı da bu kural üzerine şekillenmişti.

Savaşta; İngiltere, ABD, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Japonya'dan oluşan adalılar ile Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan oluşan kıtalılar karşı karşıya gelmiş ve kazanan deniz gücü olmuştu. Mackinder'in teorisinin temelini oluşturan; "Doğu Avrupa'yı ele geçiren sonrasında dünyanın kalbini de ele geçirir" ilkesi alman jeopolitik kuramcılarını da etkiledi.

Alman jeopolitikçi General Karl Haushofer’in de Mackinder’ın etkisi altında kaldığı biliniyor. Haushofer, hayat alanı teorisini Mackinder'ın görüşlerinden etkilenerek gündeme getirdi. Haushofer ve Mackinder’in görüşleri, özellikle Hitler tarafından kabul gördü. Hitler’in Doğu Avrupa’ya yönelik politikası üzerinde de etkili oldu.

Haushofer, 1903 yılında Harp Akademisi’nde profesör olarak görev yapmaya başlamıştı. Hitler’in emir subayı olan Hess ile olan yakınlığı sayesinde, Hitler ve Hess darbe girişimiyle hapse atıldığında onları ziyaret ettiği biliniyor. Hitler bu tutukluluk dönemi esnasında Kavgam adlı kitabını yazmaktaydı. Haushofer’in jeopolitik görüşlerinin Hitler’i etkilediği ve Kavgam’da bu görüşlerin yer aldığı iddiaları da son derece güçlü.

Haushofer’in hayat alanı kavramı, Kavgam’da yer aldı. Alman ekolü, devletleri de canlılar gibi bir organizma olarak görüyor ve hayat alanına ihtiyaç duyduklarını kabul ediyordu. Sorun, Almanya’nın hayat alanının çok kısıtlanmış olmasından kaynaklanmıştı. Bu ekole göre, Almanya doğuya doğru genişlemeliydi. Haushofer, Almanya-Rusya-Japonya arasında bir blok kurulmasını gerekli görüyordu.

Fakat Hitler her ne kadar Haushofer'in görüşlerinden etkilense de, bu bloğu diplomatik tekniklerle oluşturmak yerine, Rusya’ya saldırarak büyük bir yenilginin de başlangıcını hazırlıyordu. Mackinder'in kara hakimiyeti teorisi görüldüğü gibi Almanya'nın dolayısıyla ikinci dünya savaşın da kaderine yön veriyordu. Mackinder’in teorisinin temel noktalarını bugünkü güç savaşlarında da görmek mümkün.

Bugün Angloamerikan ittifak ve onun müttefikleri okyanus güçlerini temsil ederken, Rusya-Çin ve İran yakınlaşmasının oluşturduğu Avrasya merkezli oluşum da karasal güçleri temsil ediyor. Ayrıca günümüzde Avrasya'da yer alan petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle, Mackinder'in bu bölgeyi dünyanın kalbi olarak nitelemesinin de son derece doğru olduğunu söylemek mümkün.

JEOPOLİTİK TEORİLERİN MERKEZİ: AVRASYA

20'inci yüzyılda yaşanan güç savaşlarında önemli bir etkisi olan jeopolitik teorilerden biri de Nicholas Spykman'ın Kenar Kuşak teorisiydi. Spykman, "Dünya Siyasetinde Amerikan'nın Stratejisi"; ve "Barışın Coğrafyası" adlı kitaplarında bu teorinin ayrıntılarına yer veriyordu. Spykman'a göre dünyanın kalbi olarak nitelendirdiği Avrasya'yı kenar kuşak çevrelemekteydi.

Kenar kuşak teorisinde bahsedilen bölge; Doğu Avrupa'nın sahil ülkelerini, Ortadoğu ülkelerini, Hindistan ve Çin'i kapsıyor. Bu ülkelerin önemli özelliği ise kendilerini hem karada hem de denizde savunmak durumunda olmaları. Spykman'in teorisi, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı batı dünyası özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından izlenen siyasetin temelini oluşturmuştu.

Bu, özetle "Çevreleme Siyaseti" olarak tanımlanıyor. Mackinder'in jeopolitik kuramında yer verdiği; kalp sahası olarak tanımlanan Doğu Avrupa ve Sibirya Bölgesi'nin hakimi Sovyetler Birliği'ydi. Kendisini "Hür Dünya" olarak tanımlayan batı bloku ise Sovyetler Birliği'nin genişlemesini engellemek için ABD'nin öncülüğünde NATO ittifakını kurdu. 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan da bu ittifaka dahil oldu.

Bu dönemde Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri herhangi bir sıcak çatışmaya girmese de, küçük devletler iki süper güç arasındaki örtülü savaşın birer figüranı oldu. Kenar kuşak ülkeleri önemli olduğundan, bu ülkede ayaklanmalar kışkırtıldı, darbeler ve darbe girişimleri yaşandı, istikrarı bozarak diğer bloğa olan desteğin kesilmesi amaçlandı. Sovyetler Birliği'nin genişlemesinin engellenmesi için yürütülen çevreleme siyaseti iki büyük savaşın da tetikleyicisi oldu.

Bunlardan biri Kore Savaşı, diğeri de Vietnam Savaşı'ydı. Soğuk savaşın bir diğer kırılma noktası da Sovyetler'in Afganistan'ı işgaliydi. Batı'nın Sovyetlere karşı hamlesi yine Spykman'in teorisi üzerinden oldu. ABD, Afgan milisleri her bakımdan destekledi. Çok sayıda petrol zengini Arap ülkesi de, Afgan milislere yoğun mali destek sağladı. Ancak bu destek Batı'nın önceden hesaplayamadığı bir sorunun da tohumlarını atacaktı.

11 Eylül saldırıları ile dünya gündemine oturan El Kaide ve Usame Bin Ladin, bu dönemde Afgan savaşçılara verilen destekle güçlendi. Sonuçta Batı'nın ve Arap dünyasının Afganistan'da mücahitlere olan yardımlarıyla Sovyet işgali başarısız oldu. Orta Asya'nın Hint Okyanusu'na açılan kapısı olan Hayber Geçidi, Sovyetler tarafından ele geçirilemedi.

Sovyetler birliğine karşı elde edilen bu başarı bir başka teorinin de doğuşunu sağladı. Sovyetler'in komşusu olan Müslüman ülkelerde radikallerin desteklenmesini hedefleyen "Yeşil Kuşak" teorisinin temelleri bu dönemde atıldı.

Spykman'a göre, dünyanın kuzey yarıküresinde yer alan ülkeler tarih boyunca dünya siyasetinde daha etkili olmuşlardı. Yine ona göre Amerika Birleşik Devletleri dünyanın kaderine yön veren en önemli güçtü. Atlantik'in karşı kıyısında ise en önemli merkez Avrasya'nın bir yarımadası olan Avrupa'ydı. Bu nedenle Birleşik Devletler'in, Avrasya, öncesinde de Avrupa'da etkinliğini sürdürmesi olmazsa olmaz bir gereklilikti. Bunun için en önemli stratejik ortak olarak ise İngiltere görülüyordu.

ABD'nin çıkarına olan, Avrupa'da dengelere dayanan bir siyasi sistemin en önemli parçası ise İngiltere ile kurulacak olan stratejik birliktelikti. Bugün ortaya çıkan siyasi ve askeri konjonktürde Washington ve Londra arasındaki yakınlığın temellerinin, Spykman'ın teorilerine paralel olarak oluştuğunu söylemek mümkün.

BÜYÜK SATRANÇ TAHTASI TEORİSİ

Zbigniew Brzezinski, 1977- 1981 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanıydı. Bugünse Amerikan dış politikasına yön veren etkili isimlerden. Brzezinski 1997 yılında yayınladığı "Büyük Satranç Tahtası - Amerika'nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri" kitabında bugün Kafkaslar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşanan gelişmelerle ilgili önemli öngörülerde bulunuyordu.

Brzezinski'nin görüşleri ile ilgili yapılan tartışmalar da bu öngörülerin, aslında daha o dönemde yazılan bir senaryonun olası sonuçları olup olmadığıydı. Brzezinski kitabında, soğuk savaş sonrası daha da pekişen ABD'nin elde ettiği süper güç konumunu korumak ve sürdürmek için Washington'un nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda öneriler getiriyordu. Bu öneriler Amerikan yönetimi tarafından da kabul görüyordu.

Brzezinski'ye göre Amerika'nın çıkarları, Avrasya bölgesinde ortaya çıkabilecek yeni koalisyonlardan yönelebilecek bir tehditle karşı karşıyaydı. Bu koalisyonun en önemli unsurları ise Avrasya'nın jeopolitik haritasındaki jeostratejik oyunculardı. Brzezinski'ye göre potansiyel olarak en tehlikeli senaryo Çin, Rusya ve İran'ın oluşturacağı bir ortaklıktı.

Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ise bu senaryoda jeopolitik eksenin diğer önemli unsurlarıydı. Bu ülkelerin Çin, Rusya ve İran koalisyonuna katılması ise Amerikan çıkarları açısından son derece tehlikeliydi. Brzezinski'nin dikkati çektiği bir diğer koalisyon ise Çin-Japonya ortaklığıydı. Elbette bu da Washıngton'ın bölgesel etkinliğini önemli ölçüde zaafa uğratabilirdi. Rakip bir Avrasya ittifakının ortaya çıkışı ise Amerika'nın küresel üstünlüğünü tehlikeye atacak en önemli unsurdu.

Brzezinski'nin "Rakip bir Avrasya gücünün ortaya çıkışı engellenmeli" tavsiyesi 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ABD tarafından pratiğe geçirildi. 11 Eylül sonrası 2001 Afganistan ve 2003 Irak operasyonlarının bu misyon tarafından gerçekleştirildiği iddiası hala gündemdeki yerini koruyor. Brzesinski, Büyük Satranç Tahtası kitabında gündeme getirdiği "Avrasya Balkanları" teorisiyle de dikkat çekti.

Bu teori, Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya kadar ulaşan bir kemer olduğunu ve bu kemerin parçalayıcı etnik ve mezhepsel bölünmeler üretebilecek yapısının, tam da Amerika'nın tek kutuplu küresel güce sonsuza kadar tutunmak için istifade etmesi gereken şey olduğunu savunuyordu. Bu teori dikkate alındığında, özellikle Kuzey Afrika'da başlayan, tüm Arap dünyasını etkileyen ve büyük çözülmelere neden olan Arap Baharı süreci dikkat çekici.

Brzezinski'nin, Büyük Satranç Tahtası teorisiyle ilgili tartışmalar; bugün Suriye'de yaşanan çatışmaların gölgesinde yapılıyor. Rusya'nın Suriye'deki iç savaş sürecine kadar Arap dünyasında yaşanan gelişmelere müdahil olmaması, ancak Suriye iç savaşında Esad yönetimine açık destek vermesi de Brzezinski'nin teorileriyle şekillenen Amerikan politikalarına karşı bir hamle olarak yorumlanıyor.

DUGİN'İN YENİ AVRASYACILIK TEORİSİ

Batı dünyası önce Sovyetler Birliği, arkasından da Rusya'yı çevreleme politikalarında Avrasya'ya hakimiyet idealini gündeminde tutarken, Rusya'da da benzer düşünceler gündemdeydi. Rus düşünür Aleksander Dugin'in "Yeni Avrasyacılık Teorisi" Sovyet coğrafyasında o döneme kadar kazanılmış olan etkinliğin kaybedilmemesini öngörüyor. Ancak Dugin, Avrasya'nın güvenliği için Ortadoğu ve Japonya'ya kadar uzanan bir etki alanından bahsediyor.

Avrasyacı görüşün temelleri Sovyet devrimi dönemlerine kadar uzanıyor. Bugünse bu görüşün özellikle Rusya açısından ulusal bir politika haline gelmesinde Aleksander Dgin'in etkisi son derece fazla. Sovyetler Birliği’nin 1990'larda dağılması sonrasında Yeni Avrasyacılık teorisi jeopolitik açıdan Moskova yönetiminin temel ilkelerinden biri haline geldi.

Hedef, Sovyet coğrafyasında o döneme kadar kazanılmış olan etkinliğin kaybedilmemesiydi. Yeni Avrasyacılık teorisinin merkezinde Rusya'nın yer alacağı büyük ittifakın sınırlarının Batı'da Almanya, Doğu'da ise Japonya'ya kadar uzanması öngörülüyordu. Rus merkezli böylesi bir gücün, Ortodoks-Slav bir söylem geliştirmesi ise son derece doğaldı. Dugin'in tezinde; Rusya’nın, bağımsız devletler topluluğu ile var olan yakın komşuluk siyasetinin, Yugoslavya'nın dağılması sonrasında bağımsız bir devlet haline gelen Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan gibi ülkelerle de izlenmesinin gerekliliği ön plana çıkıyor.

Dugin, Polonya ve Baltık cumhuriyetlerini Rusya ve Avrupa arasında tampon bölge şeklinde görüyor. Yani bu bölgedeki ülkeler, NATO ile vücut bulan Atlantikçi akımın Rusya'yı çevreleme politikasını durdurmak için önemli bir set konumunda. Benzer bir durum, bugün Rusya ile batı dünyası arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olan Ukrayna için de geçerli.

Dugin, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında Ukrayna'nın Batı ile kurduğu ilişkileri Rusya'nın çıkarları açısından büyük bir tehlike olarak görüyor. Rusya'nın Ukrayna'da yaşanan iç savaştaki rolü ve etkisi, bu görüşler hatırlandığında daha çok anlam kazanıyor. Ukrayna'nın, NATO'nun ileri karakolu haline gelmesi Rusya açısından kabul edilemez bir durum. Dugin'in Yeni Avrasyacılık teorisi Slav - Ortodoks dünyası için bunları öngörürken, İslam dünyası için de benzer yaklaşımlar sergiliyor. Dugin’e göre, İslam dünyasının barındırdığı potansiyel batı karşıtlığı, Yeni Avrasyacılık açısından vazgeçilmez potansiyel müttefikler yaratıyor. Bunların başında da Şii İran geliyor. İran'ın Pan-Arap çevrelerle yaşadığı gerilim de bu açıdan önemli bir faktör. Suriye krizinde; Rusya ve İran'ın ortak hareket ediyor oluşu da Dugin'in öngörülerini destekliyor.

Aleksander Dugin, Batı’yla bütünleşme yönündeki görüşlere şiddetle karşı çıkan isimlerin başında geliyor. Dugin aynı zamanda Vladimir Putin’in “akıl hocası” olarak biliniyor. Aleksander Dugin, Suriye iç savaşının başladığı dönemde verdiği röportajda, Rusya'nın bugünkü müdahaleci politikalarının ipuçlarını da vermişti. Dugin o röportajda şu ifadeleri kullanmıştı:

“Suriye'yi bir kuşağın içinde görüyoruz. İran'ı da içine alan ve ülkemizi çevreleyen bir kuşak. Arap koalisyonuyla desteklenen gücün bize karşı saldırıda olduğunu düşünüyoruz. Bu kuşağın üç aşaması var, Suriye ile başlıyor, İran'la devam ediyor ve Rusya ile son bulacak. Biz Suriye'de yaşananların iç sorunlar olduğu düşüncesindeyiz ve çözümün de dış müdahale olmaksızın içeride çözülebileceğini savunuyoruz. Rusya, Suriyeli radikallerle değil ama resmi muhalefetle irtibat halinde ve bir yere kadar Beşar Esad rejimini destekliyor. Bunun sebebi de bölgedeki kontrolü merkezi hükümetin sağlaması gerektiğine dair inanç."

Dugin'in Yeni Avrasyacılık teorisinde Türkiye'nin Türk-İslam coğrafyasına etkisi de dikkate alınıyor. Türkiye, Avrasyacı jeopolitik misyon bakımından en az Rusya kadar potansiyele sahip bir ülke olarak görülüyor. Bu bağlamda; Türkmenistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi ülkelerin Türkiye ile olan sosyo-kültürel ve ekonomik bağlarının koparılması Dugin'in Yeni Avrasyacılık teorisi de önemli bir yer tutuyor.

AVRASYA NERESİ?

Kelime anlamı olarak Avrupa ve Asya kıtalarının birleştiği bölgeyi anlatmak için kullanılan "Avrasya" tanımı, aslında sınırları pek de belirgin olmayan bir coğrafya. Öyle ki, bugün bile her ülke Avrasya'yı kendisi için yeniden tanımlıyor. Örneğin, Türkiye'nin Avrasya algısı ile Rusya'nın Avrasya tanımı farklılık gösterebiliyor.

Yaşanan siyasi gelişmeler de bölgenin sınırlarının daralıp genişlemesine yol açıyor. Yakın bir zamana kadar Avrasya sınırları içinde kabul edilen orta ve doğu Avrupa ülkeleri Avrupa Birliği üyeliğinden sonra pek çokları tarafından bu tanımın dışında bırakılıyor. Genel hatlarıyla Asya ile Avrupa'nın kesiştiği bu bölgeye önem atfeden ilk tez İngiliz coğrafyacı Halford John Mackinder'e ait. Mackinder'in ünlü "Heartland" yani kalp sahası teorisi bugün Rusya'nın da etkinliğini güçlendirdiği alanı içinde barındırıyor.

İngiliz coğrafyacının işaret ettiği; Doğu'da Kamçatka Yarımadası'nın gerisinden başlayan, güneyde Afganistan'ın kuzeyine kadar inen ve batıda Baltık kıyılarına kadar uzanan alan okyanuslarla ulaşılamayacak bir bölge olarak dikkat çekiyor. Kalp sahası olarak tanımladığı bu alana sahip olacak gücün dünyaya da hakim olacağını savunan Mackinder, Doğu Avrupa'daki ülkelerin Rusya ve Almanya gibi iki büyük güç arasında tampon bir bölge oluşturduğuna işaret ediyor.

İngiliz coğrafyacıya göre Almanya bu devletler üzerinde hakimiyet kuramadığı sürece Kalpgah'a erişemeyecek, Rusya ise Kalpgah'a sahip olduğu halde bu tampon devletlere sahip olamadığı sürece bir dünya hakimiyetine ulaşamayacaktı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bu bölgede yaşanan mücadele Mackinder'in tespitlerinin pek de yanlış olmadığını ortaya koyuyor.

Avrasya olarak adlandırılan ve geçmişte de büyük güçlerin mücadelesine sahne olan bölge Soğuk Savaş'ın ardından bu kez zengin yer altı kaynaklarıyla yeni bir paylaşım savaşının adresi oldu. Ünlü stratejist Zbignew Brzezinski; "Büyük Satranç Tahtası" adlı eserinde Amerika Birleşik Devletleri'nin bir süper güç olarak kalması için Avrasya'da yeni bir gücün doğuşunun önlenmesi gerektiğini savundu.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

İkiz kulelerin yıkılmasıyla dünyada köklü değişimler meydana geldi. Soğuk Savaş dönemine göre belirlenen güvenlik stratejileri yeniden şekillendirildi. Uluslararası ilişkilerde de birçok yeni kavram literatüre girdi. Genel olarak Batı'da özel olarak da Amerika Birleşik Devletleri'nde İslam karşıtlığı arttı.

Dönemin Amerikan Başkanı George Bush'un yaptığı Haçlı Seferi benzetmesi tansiyonu daha da yükseltti. Ortaya çıkan tablo akıllara "Medeniyetler çatışması gerçek mi oluyor?" sorusunu getirdi. Medeniyetler Çatışması tezi, yirminci yüzyıl siyaset bilimcilerinden Harvard Üniversitesi'nin en tanınmış uluslararası ilişkiler uzmanı Amerikalı Samuel Huntington tarafından gündeme getirildi. Huntington'ın tezi; soğuk savaş sonrası dünyada çatışmaların temel sebebinin ne ideolojik ne de ekonomik kaynaklı olacağıydı.

Amerikalı bilim insanına göre; dünya toplumları arasındaki büyük bölünmelerin ve çatışmanın başlıca sebebi kültürel kökenli olacaktı. Ulus devletler, uluslararası siyasette temel aktörler olarak kalmaya devam edecek, fakat küresel siyasetin başlıca çatışmaları farklı medeniyetlere ait milletler ve gruplar arasında meydana gelecek, küresel siyasete medeniyetler çatışması hükmedecekti. Huntington çalışmalarında dünyayı; Batı, İslam, Konfüçyüs, Japon, Slav-Ortodoks, Güney Amerika, Hint ve Afrika medeniyetleri olmak üzere toplam sekiz medeniyete ayırdı.

Bu medeniyetlerden "Batı-İslam-Konfüçyüs" olanları arasında küresel siyasetin cereyan edeceğini öngördü. Huntington'a göre geleceğin tehlikeli çatışmaları, muhtemelen Batı'nın kibri, İslam coğrafyasındaki istikrarsızlık ve Çinlilerin aşırı inatçılığı ve iddiacılığı arasındaki etkileşimden kaynaklanacaktı. Huntington'un savı özellikle Amerika Birleşik Devletleri yönetiminde büyük kabul gördü.

Bu durum, güvenlikçi politikaların da öne çıkmasına neden oldu. İslam medeniyeti ve Konfüçyüs Medeniyeti, Amerikan Gücü ve değerlerine karşı bir tehdit olarak görüldü. Huntington'a bu bağlamda yöneltilen en büyük eleştiri, ortaya attığı tezin soğuk savaş sonrası yeni jeopolitik düşmanlar yaratma amacı taşıdığı şeklinde. ABD'nin Afganistan ve Irak'a yönelik işgalleri, başkan George W. Bush'un dönem dönem kullandığı haçlı savaşı ifadeleri doğrudan İslam dünyasını hedef alıyordu.

Durum demokrat Başkan Obama döneminde de değişmedi. Bu kez hedef Huntington'un Konfiçyus Medeniyeti olarak tanımladığı bölge oldu. Çin'in artan gücüne karşılık, Obama yönetimi Asya-Pasifik'te varlığını arttırma çabasına yöneldi. Medeniyetler Çatışması teziyle belirlenen politikalar özellikle İslam ve Batı medeniyetleri arasındaki ilişkileri uçuruma sürükledi. Amerikan işgalleri El Kaide ve DAİŞ gibi örgütlerin doğmasına ve güç kazanmasına neden oldu. Bu örgütlerin özellikle batı ülkelerinde gerçekleştirdikleri saldırılar kaosu daha da büyüttü.

Oysa 11 Eylül 2001'den önce Avrupa'da, Asya'da ve Ortadoğu'da başka bir fotoğraf vardı. Terör, terörle mücadele gibi kavramlar Avrupa'nın gündeminden çok uzaktaydı. Asya'da ise okyanus ötesinden gelecek yabancı askerlerle yapılacak bir savaş hiç ama hiç hesapta yoktu. Ortadoğu'nun güçlü diktatörü Saddam ise kendi filminin bayram günü sabah ezanında darağacında biteceğini hiç hesaplamamıştı.

Bugün ismine aşına olduğumuz pek çok yer, pek çok kavram da 11 Eylül'den sonra hayatımıza girdi. Guantanamo'daki tutsaklar, Ebu Gureyb'deki insanlık suçları ilk akla gelenler. İnsanlık, bu süreçte yıkımı büyük intihar saldırılarıyla tanıştı. Pek çok ülke gibi Türkiye de bu saldırıların hedefi oldu. Ama 11 Eylül'ün sonuçları bu isimlerle, bu savaşlarla, bu kavramlarla sınırlı kalmadı.

Saldırılarının ardından şekillenen yeni dinamikler günlük yaşamda da kendisini hissettirdi. Batı ülkelerinde eğitim görmek, ev bulmak, iş yapmak sıkı kurallara bağlandı. Havaalanlarında kontroller sıklaştırıldı. Müslümanlar potansiyel suçlu muamelesi görmeye başladı. Okullarda müfredatlar dahi değişti, tarih yeniden şekillendi.

Son olarak batı ülkelerine yönelik aşırı göç ve DAİŞ terör örgütünün Avrupa kentlerindeki saldırıları bu coğrafyada var olan İslam karşıtlığını daha da körükledi. Ortaya çıkan tablo, Müslümanlara karşı insan haklarını ihlal eden politikaların yürürlüğe girmesine neden oldu.

AMERİKA'NIN 130 ÜLKEDE 750 ÜSSÜ VAR

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte değişen küresel dengeler, deniz hakimiyeti savaşında bir başka süper gücü ön plana çıkardı. Bu güç ABD'ydi. Amerika'nın dünya denizlerindeki bugünkü etkinliğinin temellerini atan isim ABD'nin 20. yüzyıl deniz stratejisinin kurucusu olarak da kabul edilen Alfred Thayer Mahan'dı.

İngiltere'nin dünyaya hükmettiği bir dönemde, ülkesi ABD'nin dünya gücü olması amacı ile jeopolitik düşünceler üreten Mahan'ın stratejileri, önce deniz kuvvetleri komutan yardımcısı daha sonra da devlet başkanı olan ve ABD'nin lider deniz gücü olmasında ciddi katkıları bulunan Theodore Roosevelt'i de etkiledi.

Mahan'ın İngiliz devletinin yükseliş döneminde denizcilik tarihini incelemesi onu denizlerin, özellikle de stratejik öneme sahip dar su yollarının kontrolünün, büyük güç statüsü için hayati olduğu sonucuna vardırmıştı. Mahan'a göre; denizler karalara göre çok daha iyi hareket kabiliyeti ve ulaşım sağlıyor. Denizcilik gücü dünya rezervlerinin daha büyük bir bölümü ile irtibatlı durumda. Denizcilik gücü askeri kuvvetler kadar ekonomik ve politik etkinlikleri de daha kolay ve ekonomik bir biçimde dağıtıp yayabiliyor.

Denizcilik gücü, Süveyş Kanalı, Cebelitarık, Seylan, Singapur, Babülmendep Boğazı, Türk Boğazları, Seylan Kanalı, Tayvan Kanalı, Kore Kanalı, Hürmüz Boğazı, Florida Boğazı ve Yukaton Boğazı gibi kritik noktaları kontrol altında tutarak dünya ticaretine hakim olabilir. Günümüzün süper gücü Amerika, kritik su yolları ve doğal kaynaklar açısından zengin noktalardaki varlığıyla dikkat çekiyor.

Yaklaşık 1 milyon 400 bin askeri bünyesinde barındıran Amerikan ordusu, bugün dünyayı örümcek ağı gibi saran bir üs yapılanmasına sahip. 130'a yakın ülkede konuşlandırılan ve sayısı 750'yi bulan irili ufaklı bu üslerde görev yapan Amerikan askerlerinin sayısı 350 bin. Bu ülkelerden bir bölümü soğuk savaş yıllarındaki savunma konseptine uygun noktalarda bulunuyor.

Üslerin önemli bir bölümü ise başta Ortadoğu olmak üzere yeni çatışma alanlarının yanı başında. Ortadoğu'daki üsler kısa bir süre öncesine kadar Irak operasyonu için hayati bir önem taşıyordu. Ancak Irak'taki Amerikan işgalinin sona ermesinden sonra da Körfez'deki asker sayısı azalmadı. Körfezde halen 40 bin Amerikan askeri bulunuyor.

Bu askerler; Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Umman'daki üslerde görev yapıyor. Ayrıca bölgedeki Amerikan uçak gemileri de hareketli üsler olarak değerlendiriliyor. Hiç kuşkusuz bölgedeki Amerikan askeri varlığı, Ortadoğu'daki petrol rezervleri ve Birleşik Devletler'in enerji güvenliği stratejisiyle yakından ilintili. Aslında Birleşik Devletlerin en büyük tedarikçisi, komşusu Kanada. Suudi Arabistan, Irak ve diğer körfez ülkelerinin Amerika'nın toplam petrol ithalatındaki payı yüzde 20 civarında.

Ancak Amerikan yönetimi, petrol bölgelerinde asker bulundurarak hem uzun vadeli tüketimini garanti alına alıyor, hem de petrolün çıkış yollarını kontrol altında tutuyor. Yakın bir döneme kadar İran'ın Hürmüz Boğazını kapatma tehdidi de, Birleşik Devletler'de enerji güvenliği açısından kaygılara yol açıyordu. Ancak Ruhani yönetiminin işbaşına gelmesiyle yumuşama eğilimine giren ilişkiler, bu konuda Birleşik Devletler'e de rahat bir nefes aldırdı.

Petrolle bölgedeki askeri haraketlilik arasında bağ kurmak için petrol rezervlerinin dünyadaki dağılımına bakmak bile yeterli. Bu rezervlerin yüzde 56'sı Ortadoğu'da, yüzde 14,9'u Güney ve Orta Amerika'da, yüzde 10,3'ü Avrupa ve Avrasya'da, yüzde 9,6'sı Afrika'da, yüzde 5,5'i de Kuzey Amerika'da bulunuyor. Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu gibi Asya Pasifik'te de benzer bir etkinlik çabasında. Doğu Hint adalarının kontrolü ve Asya-Pasifik bölgesindeki deniz hakimiyeti mücadelesi yakın tarihin belirleyici unsurlardan biri oldu.

Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı'nın kaderini belirleyen safhalardan biri bu bölgede Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında gerçekleşen muharebelerdi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Birleşik Devletler'in bu bölgedeki askeri varlığı artarak devam etti. Kore ve Vietnam savaşları da bölgedeki Amerikan askeri gücünün bölgedeki artışında önemli rol oynadı. Çin'deki rejim değişikliğinin ardından pek çok bölge ülkesinde dengeleyici bir unsur olarak gördükleri Amerika Birleşik Devletleri'yle yakınlaştı. Bu durum, bölgedeki Amerikan nüfuzunu da sağlamlaştırdı.

Bugün Japonya'dan Singapur ve Avustralya'ya kadar uzanan ve batı pasifikle Hint okyanusunun doğusunu kapsayan alanda çok sayıda Amerikan üssü bulunuyor. Japonya'daki üslerin tamamı İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kuruldu. Savaş sona ererken, Japonya'nın silahlanması engellenmiş ve deyim yerindeyse ülkenin güvenliği tamamen Amerikalılara bırakılmıştı.

Bugün Japonya'da 5 büyük deniz üssü ve ayrıca ağır bombardıman ve avcı uçaklarının konuşlandırıldığı 3 de hava üssü bulunuyor. Bu üslerde görev yapan askerlerin sayısı ise 35 bini buluyor. Kore Savaşı’ndan sonra, Güney Kore de Amerikan askeri varlığını kendi güvenliğinin önemli bir parçası olarak görmeye başladı.

Bugün Amerikalılar'ın Güney Kore'de bir büyük deniz üssü ve 2 de önemli hava üssü bulunuyor. Güney Kore'de halen yaklaşık 25 bin Amerikan askeri görev yapıyor. Amerikalılar için bölgedeki en önemli ülkelerden biri de Filipinler. Ülkedeki Amerikan üsleri 1992 yılında kapatılmıştı. Ancak Birleşik Devletler, Filipinli yetkililerle üslerin yeniden açılması için sıkı bir pazarlık halinde. Başkent Manila yakınlarında bulunan Filipinler Ordusu'na ait üslerin ise halihazırda Amerikan Hava Kuvvetlerince kullanıldığı biliniyor.

Birleşik Devletler'e bağlı Guam Adası da Amerikan donanması ve hava kuvvetleri için stratejik bir önem taşıyor. Adada 3 bine yakın Amerikan askeri bulunuyor. Amerikan ordusunun Singapur ve Avustralya'da da önemli sayıda askeri bulunuyor. Washington yönetimi bu bölgelerdeki askeri varlığını da yakın gelecekte arttırmayı planlıyor. Pentagon, üslerin yanı sıra Asya-Pasifik'te daha işlevsel olan küçük ve hızlı savaş gemilerinin ve nükleer saldırı denizaltılarının sayısını da artırmayı hedefliyor.

İNGİLTERE'NİN DENİZLERDEKİ HAKİMİYETİ

Ortaçağ'ın sonlarında yapılan coğrafi keşifler ve ardından başlayan sömürgecilik dönemi, o günkü dünya dengelerini köklü biçimde değiştirdi. Keşiflerle birlikte ticaret yollarının da değişmesine bağlı olarak, denizlerin hakimi olmak dünya hakimiyetinin de en önemli koşulu oldu. Amerikalı Amiral Alfred Mahan'ın ortaya attığı bu jeopolitik teorinin en önemli örneği; 20'inci yüzyıla kadar "güneş batmayan imparatorluk" olarak tanımlanan İngiltere’nin denizlerde kurduğu üstünlüktü.

İngilizler, güçlü donanmalarıyla uzun yıllar denizaşırı sömürgelerindeki varlığını sürdürdü. İngilizler'in, binlerce kilometre uzaklıktaki sömürgeleri koruyabilmesi, onların merkezi idareden kopmasını engellemesi ve ticaret yollarını koruyabilmesi için donanma, hayati bir önem taşıyordu. Donanmanın ikmal yapabileceği çok sayıda üsse de ihtiyaç vardı.

İngiltere'nin bugün halen var olan denizaşırı toprakları ya da ülke dışındaki üsleri de bu dönemin kalıntıları. İngiltere'nin deniz stratejisinde temel amaç Hindistan'a ulaşan ve ticaret açısından büyük önem taşıyan stratejik su yollarını kontrol altında tutmaktı. Bu bağlamda; Cebelitarık, Malta, Kıbrıs, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz Kıyıları ve Aden körfezini Hint okyanusuna bağlayan Babülmendep Boğazı, uzun yıllar İngiliz dış politikasının ve askeri stratejisinin temelini oluşturdu.

Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi Hint okyanusuna yakın bölgelerde de deniz üssü olarak kullanılan sömürgelere sahipti. Bugün hemen hemen hepsi bağımsız olan bu ülkelerin çoğu halen İngiliz Milletler Topluluğu'na üye. Hatta, Akdeniz ile Atlas okyanusunu birleştiren Cebelitarık, bugün bile İngiltere'ye bağlı. Başta Kıbrıs olmak üzere İngiltere'nin Hindistan'a uzanan su yolunda halen çok sayıda askeri üssü bulunuyor.

YENİ HAKİMİYET ALANI: HAVA

Geniş bir fiziki coğrafyaya büyük bir ordu ile egemen olmak mı bir ülkeyi daha güçlü kılar, güçlü bir hava filosu ile göklere egemen olmak mı? Hava hakimiyeti teorisini savunanlara göre, bir ülkenin güçlü ve nihayetinde dünyaya hakim olabilmesi için önce gökyüzüne hakim olması gerekiyor. Ülkenin mevcut karasal gücü yani fiziki koşullarından tamamen bağımsız, geliştirilebilir bir güce dayanan bu teori; göklere hakim olanın dünyaya hakim olacağını savunuyor.

Hava gücü, uçağın ilk kez 1911’de Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanlar tarafından bir savaş aracı olarak kullanılması ile ön plana çıktı. Uçağın bu tarihte coğrafi zorlukları ortadan kaldırmasıyla birlikte, savaş sanayinin havacılık kolundaki gelişmeler hızlı bir seyir izledi. Hava gücü kullanımının ilk teorisyenlerinden İtalyan General Giulio Douhet bu dönemde teorisini şu sözlerle açıkladı:

"Hava hakimiyeti olmadan diğer kuvvet unsurlarının, harekatları başarıyla yerine getirmeleri mümkün değil. Hava hakimiyetini sağlayamayan bir ülke düşmanın tüm taarruzlarına boyun eğmiş ve zaferden uzaklaşmış olacaktır."

Kara hâkimiyeti teorisine göre, dünyada en stratejik bölgeyi kontrol eden ülke Rusya iken, hava hakimiyeti teorisine göre de Rusya buna rağmen, dünyayı kontrol edemez. Çünkü hiçbir karasal güç, 21'inci yüzyılın hava gücünü tekelinde bulunduran ABD ile yarışamaz. Tarih de bunun somut örnekleri ile dolu. II. Dünya Savaşı’nda Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Hava Kuvvetleri'nin batılı müttefiklerin kazanmasında yarattığı etki bunlardan sadece biri.

20'inci yüzyıl, hava hakimiyeti teorisinin gücünü kanıtladığı yüzyıl olarak tarihe geçerken, 21'inci yüzyılda bu teori biraz daha genişletildi. Bugün hava gücünün ulaştığı seviye, özellikle kitle imha silahları, uzay platformları ve bilgi teknolojisindeki gelişmeler ve görünmez uçaklarla yeni bir boyut kazandı.

Bugüne bakıldığında insansız hava araçları Amerikan ordusunun en vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. Gözlem, haberleşme, istihbarat ve haritacılık konusunda sonsuz fırsatlar sunan uzaya hakim olmak, bu teorinin savunucularına göre, dünyaya hakim olmak anlamına geliyor. Bu yüzyılda geçerli olan hava hâkimiyeti teorisi özellikle ABD’li havacı Albay Hausy Scitaklian tarafından ortaya kondu.

Scitaklian'a göre bütün teorilerin gerçekleşmesi ancak ve ancak hava hâkimiyeti ile mümkün olabilecekti. Bu teorinin merkezinde ise NASA vardı. NASA'nın desteğiyle geliştirilen bu teorinin temel bakış açısı “Uzayı kontrol altına alan dünyaya hâkim olur” şeklinde özetlenebilir. Amerika'nın sadece dünyaya değil uzaya da hakim olma anlayışına dayalı hava hakimiyeti teorisi, bilgi ve teknolojideki gelişmelerle uzay jeopolitiği değerlendirmelerine de etki ediyor.

Burada aslolan bilgi akışı, veri transferi teknolojisinin geliştirilmesi. Uzaya fırlatılan keşif ve gözlem uyduları ve casus uydular hava hakimiyet teorisinin temel unsurları konumunda. Daha 1980'li yıllarda gündeme gelen dünyanın yörüngesinde konuşlandırılabilecek lazer silahlar ise yeryüzünde herhangi bir hedefin yok edilebilmesini hedefleyen projeler de bu teoriden hareketle hayata geçirilmeye çalışılmıştı.

YILDIZ SAVAŞLARI

Bugün hava savunma sistemlerine küresel boyutta işlerlik kazandırılması konusunda yapılan tartışmaların geçmişi 1980'li yıllara kadar uzanıyor. 1983 yılında dönemin Amerikan Başkanı Ronald Reagan, Sovyet tehdidine karşı bir stratejik savunma inisiyatifi kurulmasını teklif etti. Bu teklif, uzayı da üs olarak kullanacak bir füze kalkanı projesini içeriyordu.

Proje kısa zamanda Yıldız Savaşları adıyla anılmaya başladı. Teklif edilen, hem uzayda hem de yeryüzünde lazer savaş istasyonları kurulması ve Sovyetler Birliği'nin yapacağı herhangi bir füze saldırısının bu yolla önlenmesiydi. Sovyetler'e ait kıtalararası balistik füzeleri uzaydan kontrol edilen lazer ışınları ile Amerikan topraklarına ulaşmadan imha etmeyi öngören proje, pek çok bilim insanına göre gerçek dışıydı.

Söz konusu projeye göre, Amerikan uyduları uzayda belirli koordinatlarda konuşlandırılacaktı. Ancak proje, yüksek maliyeti ve bir saldırı yöntemi olarak kullanılmasına yol açabileceği tartışmaları nedeniyle rafa kaldırıldı. Yıldız Savaşları projesine benzer bir füze kalkanı projesi, Bush döneminde Körfez Savaşı sırasında Saddam'ın Scud füzelerine karşı kullanılması amacıyla tekrar gündeme geldi.

"Milli Savunma Programı" olarak adlandırılan sistemin amacı, Amerika Birleşik Devletleri'ni hedef alacak füzelere karşı bir kalkan oluşturulmasıydı. Milli Savunma Programı'na dair denemeler kısıtlı bir başarı sağladı ve devamı getirilmedi. Ta ki, oğul Bush'un Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçilmesine kadar.

2001 sonrası dönemde George Bush tarafından yapılan açıklamada 90'larda başlatılan bu sistemin tekrar hayata geçirileceği duyuruldu. Sistemin yerleştirileceği ülkeler, Rusya'nın yanı başındaki iki Doğu Avrupa ülkesi olarak belirlendi: Çek Cumhuriyeti ve Polonya. Ancak Rus yönetimi, sistemin kendisini hedef aldığını ve yalnızca savunma değil saldırı amacıyla da kullanılabileceğini öne sürerek plana karşı çıktı.

O dönem devlet başkanı olan Vladimir Putin, planın hayata geçirilmesi durumunda Rus füzelerinin yönünün Avrupa'ya döneceği tehdidinde bulundu. Amerika Birleşik Devletleri başkanlık koltuğuna Barack Obama'nın oturmasıyla, Bush dönemindeki birçok proje gibi füze kalkanı projesi de yeniden gözden geçirildi.

Obama, NATO ülkelerinin savunmasında gerçek tehdidin Rusya'dan değil İran'dan gelecek füzeler olduğunu açıklayarak projeyi bir süreliğine rafa kaldırdı. Önce iptal edileceği açıklanan proje için daha sonra Romanya ve Bulgaristan'la görüşüldü. Bu dönemde, füze silolarını savunacak patriot füzelerinin Türkiye'de bulunması da gündeme geldi. Son dönemde ise obama, füze kalkanı projesini deniz temelli yapma fikrini öne sürerek planı Akdeniz’e taşımaya karar verdi.

Buna göre, ilk etapta, 2015'e kadar 3 Amerikan gemisinin Akdeniz'de bir mobil savunma kalkanı oluşturması tasarlandı. Bugün, Suriye kriziyle birlikte Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan askeri yığınak, önceden gerçekleşen bu tasarılar düşünüldüğünde daha anlamlı hale geliyor.

Kaynak: Dünya Bülteni


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder