http://images.socialpano.com/

Osmanlı’da Okula Başlama Merasimi: Âmin Alayı

Osmanlı'da çocukların “okula başlama”ları son derece renkli ve değişik bir törenle gerçekleşirdi. Hüseyin Özhazar, 14. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar devam eden Âmin Alayları’nı yazdı:6.06.2017 13:08

Osmanlılarda “elif-ba”, adap ve ahlak bilgilerinin öğretildiği “ilkokul” diyebileceğimiz, “Sıbyan Mektepleri”, genellikle dört veya beş yaşına gelen çocukların (genellikle dördüncü yaşın dördüncü ayının dördüncü günü başlangıç için tercih edilirdi) ilk eğitim-öğretimlerini aldıkları yerdi.

Bu okulların çoğu, camilere bitişik olarak inşa edilmişti. Ekseriyetle yüksek kubbeli tavanları olan, taştan yapıldıkları için “taş mektep” ismiyle de zikredilen bu mekteplerin daha ziyade “mahalle mektebi” şeklinde adlandırıldıkları görülmektedir. Resmî vesikalarda “sıbyan mektepleri” olarak geçen bu mektepler, seyrek de olsa “mahallât mektebi” şeklinde de ifade edilmiştir.

Büyük bir odadan ibaret dershanenin bir köşesinde hocanın makamı önünde iki ayaklı, üzeri düz bir rahle dururdu. Öğrencilerin yazı yazıp okudukları rahleler, kilim parçası, post, minder gibi muhtelif birer kişilik oturacak eşyalar da mekteplerin olmazsa olmazıydı. Mektepler herhangi bir evin müştemilatına benzer unsurlar taşırlardı. Genellikle alt katta iki oda, bir sofa, üst katta bir oda, matbah, sofa önünde selamlık, suyu dört ayrı yerden gelen bir havuz, bir tuvalet ve çevresi meyveli ağaçlarla donatılmış bir bahçe vardır.  

Bütün bu hususlar dikkate alınınca, kubbeli bölüm hariç, bu binaların birçok yönüyle evlere benzedikleri söylenebilir. Mekteplerin evlere benzemesi 5-6 yaşlarındaki çocukların şimdiye kadar yaşadıkları evin dışından eğitim-öğretim sebebiyle bir başka mekâna geçmeleri sonucu yaşayabilecekleri bir takım psikolojik sorunları ve motivasyon eksikliğini ortadan kaldırmak içindi. Çocuklar kendilerini evlerinden farklı fiziksel bir mekân olan mekteplerde de rahat hissetmekteydiler.

Mahalle mektepleri, Anadolu’nun en eski eğitim kurumlarındandır. İlk olarak ne zaman başladığı ise tam olarak bilinmemektedir.

Dinimizin “İkra!” (oku) İlâhî emrinden dolayı ilime ve öğrenmeye özel bir önem veren ecdadın, çocuklarını ilkokula başlatırken, şu an bizim yaptığımız gibi alelusûl değil, onların hafızasında ömür boyu olumlu izler bırakacak biçimde bir bayrama, bir törene, bir şölene dönüştürdüğünü görmekteyiz. Bu mekteplerin esas gayesi; İslâm’ın âdab ve erkânını, Kur’ân okumayı, yazı yazmayı, namaz kılmayı ve ilmihâl bilgilerini öğretmekti. Buralarda isteyene tecvit de öğretilirdi. Mektebe başlayan çocuklara sırasıyla halk arasında “supara” da denen Elif-ba cüzü, Amme cüzü, Tebareke ve diğer bazı cüzler ile mevlid okutulurdu. Çocuğun Kur'an okumaya başlaması ayrı bir sevinç vesilesi olur; bu durum, “Mushaf'a çıkmak” şeklinde isimlendirilirdi.

Çocukların yaşamında önemli bir yer teşkil eden “okula başlama” Osmanlılarda son derece renkli ve değişik bir törenle gerçekleşirdi. 14. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar bu amaçla çeşitli merasimler düzenlenmiştir. Bu merasimlerin en önemlisi ise Âmin Alaylarıdır. Âmin Alayı, bazı kaynaklarda “dua alayı” şeklinde de zikredilir. Aslında Âmin Alayı, yapılan merasimin bir kısmını teşkil eder. Okul hayatına ilk adımın atıldığı bu törene “Mektep Cemiyeti” de denilmiştir.

Kadim kültürümüzün zarif yansımalarından biri olan Âmin Alaylarının, mektebe yeni başlayan çocukların okul korkusunu giderme, çocuklara okuma isteğini aşılama ve çocukları arkadaşlarıyla kaynaştırma gibi önemli pedagojik faydaları bulunmaktadır. Diğer taraftan bu merasimlerin çocuklarda okuma, anne ve babalarda ise, okutma arzusunu tetiklediği söylenebilir. Bu törenler sayesinde çocuk, aile içinde olduğu gibi, cemiyette de yeni bir statü kazanırdı. Bu alayı görenlerden hiç kimse bulunmazdı ki henüz okuma çağına gelmemiş olan çocuğunun böyle bir alayla mektebe başlamasını temenni etmiş olmasın. Ve hiçbir yavrucuk görülmezdi ki kendisinin de böyle atlarla, arabalarla ve alaylarla dolaşarak mektebe başlamayı istemiş olmasın. Bu bakımlardan ince düşüncenin yansıması olan Âmin Alayı geleneği ailelere, çocuklarını okutmak hususunda çok teşvik edici olurdu.

Bu merasimlere verilen büyük ehemmiyet, İslâmî terbiye anlayışında mektebe ve öğretmenlere verilen değeri de açıkça ortaya koymaktadır. “Âmin Alayı” ya da “Bed-i Besmele” denilen (Osmanlı’da her işe besmeleyle başlanırdı. Okulun ilk gününe çocuğun besmeleyle başlaması Bed-i Besmele olarak adlandırılırdı) bu merasim, özellikle ekonomik durumu iyi olan aileler tarafından bir düğün havasında icra edilirdi. Bu törenin bir kandil günü olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu durum mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri tören yapılırdı. Şimdiki gibi belli bir mektebe kayıt zamanı olmadığından herkes senenin hangi gününde olursa olsun çocuğunu mektebe başlatabilirdi.

Merasime, bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ev dıştan da süslenirdi. Evin cumbasına, saçağına, kapısına bayraklar, renkli kumaşlardan askılar, işkembe fenerler asılırdı. Ayrıca ailenin mensupları Mahmutpaşa Çarşısı’na veya Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigârı rahle de cilaya verilir, yumuşak minderler doldurulur, süslemeli bir cüz kesesi dikilirdi. Ayrıca bir “elif-ba” temin edilirdi.

Çocuğun annesi veya ailenin en marifetli kadını, çarşıdan alınan veya sandıktan çıkarılan genellikle kadife atlas kumaş parçasından mekteplinin cüz kesesini biçer, diker, işler, hazırlardı. Bunu hazırlamaya vakit bulamayanlar veya dikişten-nakıştan anlamayanlar bu keseyi, bu işi kendilerine meslek edinmiş erbaplarına diktirtirdi. Bu çanta vazifesi görecek cüz kesesini işleyen ayrı bir meslek grubu vardı. Sırmacılık ve işlemecilik yapan bu meslek erbabı da cüz keselerini sarı kılâptan ip veya kumaşlarla ve sırmayla işleyip, gümüş pullarla süslerlerdi. Ailenin maddi durumuna göre bu işlemeler farklılık gösterirdi, bazılarında mücevher bile olurdu. 

Âmin Alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüp Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Semt Eyüp’e uzak ise bir başka önemli İslam büyüğünün (Baba Cafer veya Yahya Efendi gibi kişilerin) türbesine gidilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Mekteplere bağlı olmayan ve şöhretleri İstanbul’un sınırlarını aşan ilahiciler de vardı. İsteyenler bunları da mektebin hocasıyla anlaşarak getirtebilirdi. Semtte, âmin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Alayın geçtiği cadde ve sokaklarda muazzam bir kalabalıkla birlikte bir bayram havası oluşurdu. Ona rast gelenler işini gücünü bırakıp durur, kahvelerde oturanlar yerlerinden kalkar, dükkânlarında çalışanlar kapıya koşarlar, gözyaşları içinde “maşallah”larla alayı seyrederlerdi.

Tören evde yapılacaksa, şehirde tur atıldıktan sonra tekrar eve dönülür, mektepte yapılacaksa oraya gidilirdi.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda mektebin ilahici takımı ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Âminciler de “Âmin! Âmin!” diye nakarat yaparlardı. Okunan ilahiler en ziyade Yunus’un, Niyazi Mısrî’nin ve daha bunlar gibi sade ve açık Türkçe yazmış olanların manzumelerden seçilirdi. İlahiler okunduktan sonra, onlara “Âmin, âmin” diye eşlik edilirdi.

İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, âmin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan fayton veya midilliye bindirirdi. Mektebe başlayacak çocuk bir tane ise yanı başına akrabasından yahut konu komşudan birisinin o yaştaki çocuğu, karşısına da ailesinin yakınlarından birisi oturtulurdu.

İstanbul sokakları dar ve dik olduğu devirlerde çocuklar, araba yerine çok kere bir midilliye bindirilir ve bu onların daha ziyade hoşuna giderdi. Bazen de ilme muhabbeti olan kadınlar, sevap düşüncesiyle hiç olmazsa yarı yola kadar çocuğu sırtında taşırdı. Bunun için kadınların kendi aralarında “sevabı sen alacaksın, ben alacağım” diye münakaşa ettikleri bile olurdu. Atla gidiliyorsa bekçi, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi. 

Âmin Alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-ba’yı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takip ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, âminciler bulunurdu. Âmincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mektep talebeleri gelirdi. Mektebin diğer çocukları da güzel ve yeni elbiseler giyerdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı. “Sevaptır, hayırlı olacaktır,  çocukların âminlerinde melekler bulunurmuş!” düşüncesiyle alaya katılanlar da olurdu. Halk arasında Âmin Alayı’na meleklerin de katıldığı inancı yaygın olduğu için yaşlılar, hastalıklılar, sakatlar içinden, şifa bulmak niyetiyle sokağa çıkıp alaya katılanlar da olurdu.

Gören herkesin duasını alan bu neşeli topluluk önceden belirlenmiş bir güzergâhta hareket eder, bütün halkın dikkatini çekerdi. Bu alay, evin çevresindeki sokakları, çarşıyı, meydanı dolaşarak en uzun yoldan ağır ağır ilerler, arada “Âmin!”ler için dururdu. Eğer çocuk bir şeyhin çocuğuysa, şeyhin tarikatını belli eden sancaklarla, şeyhin dervişleri de alaya eşlik eder, kudüm ve halile çalınır, zikirler çekilirdi. Sonunda okul kapısına vardığında hemen içeri girilmezdi. Çünkü çocuk hayatını şekillendirecek bu eğitim kurumuna adımını atmadan önce zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu:

Gülbank; Farsça’da “Gül sesi” demektir. Bazı dini ve resmî törenlerde veya tarikat toplantılarında belli bir edâ ile veyahut da belli bir makam ile okunan duaya verilen addır. Okunan bu duaya Peygamberimiz (s.a.v.)’den remizle gül Peygamber’in gül sesine benzetildiği için gülbank denildiği de söylenir.

İşte örnek bir gülbank:

Allah Allah illallah

Celil’ü- Cebbar

Muinü’s Settar

Haliku’lleyli ve’nnehar layezal zülcelâl birdir Allah!

Erin erliğine, hakkın birliğine, küffarın körlüğüne,

Din-i İslam kuvvetine

Padişahımız, efendimiz hazretlerinin eyyamı devletine

diyelim aşk ile bir Allah,

Allah Allah Allah, daim Hayy ( üç defa)

Evveli Kur’an âhiri Kur’an

Tebarekellezi nezzele’l-Furkan

Eli kan, kılıcı kan

Sinesi üryan, ciğeri püryan

Dini mübin uğruna

Şehid olan gaziler aşkına

Diyelim, aşk ile bir Allah

Allah Allah Allah, daim Hayy ( üç defa)

Evveli gaza, âhiri gaza

İnayeti Hüda kasdı â’dâ

Himmeti enbiya, kuvveti evliya

Resûli kibriya Muhammed Mustafa (s.a.v.)

Dini mübin uğruna

Şehid olan gaziler aşkına

Diyelim aşk ile bir Allah

Allah Allah Allah, daim Hayy ( üç defa)

Hacılar, gaziler, raviler,

Üçler, yediler, kırklar gülbangi

Muhammed Nûr-i Nebi

Keremi Ali,

Pirimiz, Üstadımız, Hazreti Osmani Zinnureyni Velî

Gerçekler demine hû diyelim hûûû…(hep bir ağızdan uzun bir hu çekilir)” 

Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.

Mektebe getirilen çocuk ilk dersini alırdı. Çocuk, velisi tarafından hocaya teslim edilirken, “Eti senin kemiği benim” derdi. Yapılan duadan sonra çocuk önce hocanın elini öper, getirdiği minderde diz çöker, hocanın vereceği işareti ve sözlerini beklerdi. Misafirler arasında ulemadan büyükler varsa, hoca yerini ona terk ederdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i Şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi. İlk derste çocuğa genellikle bir dua (Ya Rabbi kolaylaştır, güçleştirme. Ya Rabbi! Tedrisimi hayırla itmam eyle! (Eğitimimi hayırla tamamla)” mealindeki “Rabbi yessir vela tüassir. Rabbi temmim bilhayr” veya “Yarabbi ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır” manasına gelen  “Rabbi zidnî aklen ve ilmen ve fehmen”) ve sadece Elif harfi ile birkaç harf tekrar ettirilir sonra; Aferin, bugünkü dersimiz bu kadar!”  denir ve ders sona ererdi.

Akabinde talebelerden birisinin okuduğu “aşr-ı şerif”ten sonra, hocanın yaptığı dua ile tören sona ererdi, sonrasında yemeğe geçilir ve lokma dağıtılırdı. En sonunda törene katılan tüm çocuklara, ilahicilere, Hoca, Kalfa ve Bevvab'a (okulun hademesi) çeşitli miktarlarda para verilir, kumaşlar hediye edilirdi. Bu merasimle, çocuk aile içinde ve toplumda yeni bir statü kazanır ve hayatının bu yeni safhasında  hatırında kalan güzel bir anıyla okul hayatına başlardı. Bazı aileler, çocuklarının okula başladığı ilk günün akşamı, evde Mevlid okuturdu. Çocuklar, mektebe başlama merasimlerinde belki de ilk defa duydukları dinî musikinin bir müddet sonra eğitimini alırlardı.

Aynı eğitimi Osmanlı şehzadeleri de alır ve onlar için düzenlenen merasime padişah ile devlet ricali de katılırdı. Şeyhülislâm efendi, şehzâdeye harfleri baştan sona kadar okutur ve dua ederdi. Şehzadenin eğitimi, tayin olunan hocasına bırakıldıktan sonra da merasim sona ererdi.

Mahalle mekteplerinin bütün masrafları, mahalle halkı ve hayırseverler tarafından karşılanırdı. Ayrıca okulun ısınma ve diğer giderlerini de aileler karşılardı. Mahalle mekteplerinin bir kısmı da padişahlar, üst kademe devlet yöneticileri ve hayır sahipleri tarafından, cami, medrese, imaret ve çeşmelerden oluşan komplekslerin içinde yer alırlardı. Bir vakıf olarak örgütlenen bu komplekslerde, fakir öğrencilerin yemek, harçlık ve giysileri de temin edilirdi.

Âmin Alayı’nda okunan ilahilerden örnekler

“Yâ İlâhî başlayalım ism-i Bismillâh ile

Bu duâya el açalum ism-i Bismillâh ile

Sen kabûl eyle duâmız Besmele hürmetine

İlmini eyle müyesser yâ İlâhe’l-âlemîn

Ol Muhammed hürmetine meded eyle yâ Mu'în

İlmini eyle müyesser yâ İlâhe'l-âlemîn

Kapuna geldik niyâza yâ İlâhe'l-âlemîn

Eyleyip mansûr muzaffer kullarına yâ Mu’în”

...

“Ben bilmez idim gizli ayân hep Sen imişsin

Tenlerde ve cânlarda nihân hep Sen imişsin

Âmîn, âmîn

Sen'den bu cihân içre nişân isteridim ben

Âhir bunu bildim ki cihân hep Sen imişsin

Âmîn âmîn”

...

“Şol Cennet'in ırmakları,

Akar Allah deyu deyu,

Çıkmış İslâm bülbülleri,

Öter Allah deyu deyu.

Âmin, âmin!”

Tövbe edelim zenbimize (günahlarımıza)

Tövbe illallah, ya Allah

Lütfunla bize merhamet eyle

Aman Allah, ya Allah
 

“Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin

Tenlerde ve cânlarda nihân hep sen imişsin

Âmîn Âmîn

Senden bu cihân içre nişân isteridim ben

Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin”

 

Mehmet Akif’in dizelerinden Âmin Alayı

En önde, rahlesi âgûş-i ihtirâmında,

Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek;

Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,

Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek

Kadar lâtîf, iki ma’sûmu bir açık payton

Vakàr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,

Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun!

 

O rûhtan daha sâfî olan yüreklerden,

Zaman zaman bir İlâhî terâne yükseliyor;

Bu cûş-i safvetin aksiyle tâ meleklerden

Zemîne doğru bir “âmin!” sadâsıdır geliyor.

Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr,

Bütün bu kàfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr,

Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!

 

Bu bir ketîbe-i ma’sûmedir ki, ey millet:

Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında;

Bu bir cenâh ki: Âtîde bir ufak hareket

Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!

Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak’ta bir gün, bu,

Girer diyâr-ı meâlîye doğrudan doğru.

Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!

 

Evet, ilerlemek isterse kârvân-ı şebâb,

Yolunda durmaya gelmez. O, çünkü durmayarak,

Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;

O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!

Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,

Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl?

Durur mu artık onun karşısında mâzî, hâl?

 

Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan...

Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir!

Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,

Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,

Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne;

İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine,

Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne:

— Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,

Dikilmeyin yoluna kârvân-ı âtînin;

Nedir tarîkini kesmekte böyle isti’câl?

Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl.

Mehmet Akif Ersoy

 

Hatıralar...

Bu kadar önemsenen mektebe başlama ve âmin alayları törenleri dönemin yazarlarının da hatıratlarında kendilerine yer bulur...

İşte o hatıralardan örnekler...

Halide Edip Adıvar anlatıyor:

O günlerde mektebe başlama merasimi çok cazipti. Kızlara ipekli, süslü esvaplar giydirirlerdi, göğüslerine sırma işlemeli içlerinde Elif-ba cüzleri bulunan keseler asarlar, arabaya bindirirler, ayaklarının altına ipekli bir yastık koyarlardı. Başlanacak mektebin çocukları, arabanın arkasından gelirler ve öndeki büyük çocuklar ekseriyetle;

“Şol cennetin ırmakları” diye çocukluğumuzun en meşhur ilahisini söylerler, her mısranın arkasından küçükler de “Âmin, âmin” diye gırtlaklarını patlatıncaya kadar bağırırlardı. Sokaklarda alay geçerken başka çocuklar da sürüye katılır, mektebe kadar giderler. Mektebe başlayacak çocuk hocanın elini öperek elif-bayı tekrar ederdi.        

Ondan sonra bütün çocuklara lokma ve çil para dağıtılırdı. Artık ertesi sabahtan itibaren mektebin kalfası gelir, mahallenin mektebe giden diğer çocuklarıyla birlikte onu da alır, mektebe götürürdü.

Bu alay düğün merasimi kadar mühim sayılır, aileler çok para sarf eder ve Osmanlı devrinin sisteme bağlı içtimai yardım hissine uyarak o mahallenin birkaç fakir çocuğu da mektebe verilir, masrafları görülürdü. Bu alaylar bende büyük bir heyecan uyandırır, fakat arabanın içine oturup, üzerime dikkat çekmek beni korkuturdu...

Ahmet Rasim anlatıyor:

“Okula başlayacağım için evde bir basamak yükselir gibi oldum. Bana karşı herkesin davranışı değişti. Birkaç gün sonra sandıktan bayramlık elbisem çıkartılıp giydirildi. Değerli bir lahur şal belime bağlanırken, üzerinde altın nazarlık olan fesimi de kafama geçirdiler…

Bütün ev halkı yola çıktık. Önce büyük babam ve büyük annemin elini öpmeye gittik. O gece orada kaldık. Ertesi gün hamama gidip, akşama kadar yıkandık. Sabah olunca anneciğim yeniden bana yepyeni elbiseler giydirdi. Şehzade gibi oldum.”

Yahya Kemal anlatıyor:

Üsküp’te İshakiye Mahallesi’nde mektebe başlayışım kadim ananeye tamamıyla uygun oldu. Erkenden muallim-i evvel Sabir ve muallim-i sani Gani Efendiler bizim selamlığa geldiler. Çarşıdan bana savatlı bir divit, boyundan geçirilen sırmalı bir cüzdanlık alınmıştı. Gani Efendi kalemi açtı, divitin mürekkebine batırdı. Bir Rabbi yessir (Allah’ım kolaylaştır) yazdı. Sonra üstüne şeker döktüler, bana o yazının mürekkebini şekerli şekerli yalattılar. (Mürekkep yalamış tabirinin nerden geldiğini bu suretle öğreniyoruz.)

Dışarda, bahçede, meydanda bekleyen mektep çocuklarına birer külah şeker dağıtıldı. Nihayet bu çocuk kafilesi “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu /Çıkmış Tanrı melekleri bakar Allah deyu deyu” ilahisini cumhurla ırlayarak yola düzüldüler.

“Davetliler vardı. Onlar şerbet içtiler, kuşaklarını ve ceplerini şeker külahlarıyla doldurdular. O aralık zahir ürkmeyeyim diye beni bir araba ile ayrı bir yoldan, Suat Bayırı’ndan mektebe ilettiler. Annemin hazırlamış olduğu bir şilteyi muallim Gani Efendi’nin hoca makamı olan yarım kavis, mihrabımsı yerin arkasına koydular. Maarif âlemine ilk girişim budur” (Bkz; Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım 3. bs. 1986)

Ercüment Ekrem anlatıyor:

“Ailemiz çocukların mektebe başlama zamanları hakkında eski bir ananeye sadıktı. Dört yaşımı ikmal ettiğim gün evde hazırlıklara başlandı. Ben bunların bana aidiyetini seziyordum. Fakat esbabını anlayamıyor, daha doğrusu çocukluğa has bir kayıtsızlıkla araştırmıyordum. Birkaç ay evvel bende hem acı hem de tatlı hatıralar bırakan bir geçit geçirmiştim... O da tıpkı böyle hazırlıklarla başlamış, bana cici esvaplar dikilmişti. Fakat o vakit ki telaşla bugünkü sükûneti mukayese ediyor, arada pek büyük farklar görüyordum...

Mesela o vakit eve hallaç getirtilmiş, yorgancılar çalıştırılmış, benimle bir örnek büyük biraderim Nejat’a da entari yapılmıştı. Şimdi ise yapılan istihzarat daha sade idi. Evin içinde daha az telaş vardı; şahsıma karşı ev halkında o ilk hadiseden evvel izhar edilen merhametten, acımaktan eser yoktu. Bilakis önüme gelen beni okşarken müftehirane gülümsüyordu. Kezalik ölçü alınırken dikkat ettim: Biçilen şey entari değil, bayağı esvaptı. Pantolon ve gömlek! Hem de sade bana dikiliyordu. Ağabeyimi bu sefer her nedense ayırt etmişlerdi.

Arada bir içime bir tereddüt, bir endişe giriyordu. Sormak istiyordum; “Ne oluyor, ne var? Yine mi sünnet olacağım?”

Fakat derakap oyuna dalıyor, unutuyordum.

Derken bir sabah yataktan fırlayıp bermutad kendimi bahçeye atacağım sırada ninem beni kolumdan tuttu.

“Bugün bahçeye inmek yok!” dedi. Haydi dadın seni giydirsin de sokağa gideceğiz.

- Nereye?

- Eyüp Sultan’a.

- Niçin?

- Ziyarete..

Bazı eylül sabahlarında Boğaziçi’ni sine sine kaplayan sis gibi ufacık gönlümü tedrici ezginlik istila etti. Öbür sefer de böyle Eyüp Sultan’a gitmiştik... Öbür sefer de koca kavuklu bembeyaz torbalı sakallı türbedarın heybetli huzuruna çıkmış toprak kokan türbenin içinde, iri taneli binlik tespihten geçirilmiştim. Ve pekiyi hatırımda kalmıştı; O gün ben içimde müphem bir kaygı ile eve dönmüş, dünyadan ziyade ahirete yakışan bu garip merasimin manasını kendi kendime anlamaya, mini mini yatağımda bile zihnimi istila eden karanlığı sıyırmaya çalışmıştım. Sonra arası çok geçmeden, üç buçuk yıllık mevcudiyetimi ilk defa isyan ettiren hadise ile karşılaşmıştım.

Ben bir daha Eyüp Sultan’a gider miyim? Odadan kendimi dışarı attığım gibi doğru bahçeye koştum. Orada hamamın odunları yığılı duran sundurmanın kuytu bir yerine gizlendim. Evin içi çınlıyor, ninemin beni küçük adımla çağıran sesi kulağıma geliyordu...

- Ercümend Ercümend! Nerede bu çocuk?

Çok geçmeden ihtifagahımda (gizlendiğim yerde) yakalandım. Yarı tehdit, yarı vaat ve vait ile beni giydirdiler, kuşattılar, nemli gözlerimi elimin tersiyle ikide bir silerek yola çıktım.

Ertesi sabah yeni elbisemi giymiş hazırdım. Bütün bu hazırlıkların mektebe başlamak için olduğunu akşamdan kulağıma fısıldayan dadım ruhumun tekmil endişelerini gidermişti. Kırmızı atlas minderim, içinde büyükbabamın  kırk sene evvel babam için bizzat yazdığı yaldızlı elif-be’yi ihtiva eden cüz kesem, beni evden almaya gelecek olan sıbyan mevkibini /alayını/ bekliyordu...

Derken kapının önünde bir gürültü koptu. Alay hazırdı. Köy başındaki mektep yalıya yakın olduğu için oraya kadar yaya gitmem takarrur etmişti. Minderi kalfaya, cüz kesesini bana teslim ettiler. Mevkibi geride takip eden babamla ninemin ellerinden kurtularak çocukların arasına karıştım.

Allah’tan isteyip de bulamadığım şey; yirmi otuz yaramazın ortasındaydım. Bunlarla o günden sonra ne iyi oynayacak, neler icat edecek, ne muziplikler yapacak, nasıl eğlenecektim... Derhal birçoğuyla ahbap olmuştum.

- Senin adın ne?

- Hüseyin

- Senin ki?

- Mahmut

- Benim adım da Ahmet. Sen uçurtma yapmayı bilir misin?

- Yaparım ya! Hem de kulaklısını.

- Yaşa be Mahmut!

- Küçük bey şöyle gel.

Kalfa elimden tutup beni mevkibin önüne götürdü... Ne var? Ne oluyoruz?

Tam da Hüseyin bana cebinden çıkardığı mukavva kibrit kutusunun içindeki kunduz böceğini gösterecekti. İlahi kalfa! Sana ne diyeyim!

- Bismilllahirrahmanirrahim de bakayım.

- Bismillah.

- Şimdi evvela sağ ayağını eşiğe bas da içeriye öyle gir.

- Peki.

Loş rutubetli avludan geçtik. Basamakları kımıldayan dar bir merdiven çıktık. Genişçe bir odaya girdik, sağda kızlar oturmuş bekliyorlar. Benimle birlikte gelen erkekler de sol tarafa geçip yerleştiler.

Kalfa minderimi getirdi, hocanın alçacık bir çekmeceden ibaret olan kürsisinin önüne koydu. Sonra da beni onun üzerine diz çöktürdü. Kartal burunlu, siyah çember sakallı, şerabi renkte sof cübbeli hocaefendi Arapça bir sürü şeyler söyledikçe muttasıl hep bir ağızdan “âmin” diye bağırıyorlardı.

Bu âminlerin arkası kesilince yine kalfanın yardımıyla kesenin içinden elif-be’mi çıkardım, hocaya verdim.

- Rabbi yessir!

- Rabbi yessir!

- Vela tu’assir!

- Vela tu’assir!

- Rabbi temmim bi’lhayr!

- Rabbi temmim bi’lhayr!

(Allah’ım kolaylaştır, güçleştirme. Rab’bim hayırla tamamına erdir)

- Aferin!

Dalgınlıkla ben bu aferini de tekrar ettim. Çocuklar bir kahkahadır kopardılar. Göz kuyruğuyla hocaya baktım, kaşını bile kımıldatmamıştı.

Kalın parmağını elif-be’nin üzerine koydu, benim üzerimde o ilk gün gök gürlemesi tesiri yapan gür sesiyle..

- Elif, be, te, se, cim dedi...

- Elif, be, te, se, cim!

Hoca başını kaldırdı.

- Bugünlük bu kadar yeter!

Yerimden kemal-i gururla kalktım. İlk dersimi kekelemeden şaşırmadan, benim yaşımdakilerde nadir bir pişkinlikle almış, tekrar etmiştim.

Sonra bir dua daha edilirken arkama dönmüş, arkadaşlarımı azametle süzüyordum. Dün akşama kadar kızıl bir cehl içinde puyan olan ben artık allame-i cihan kesilmiştim... O andaki halet-i ruhiyemi tarif edemem. Dört yıllık varlığımda azim bir inkılap olmuş ve ben bu inkılabın tesiri altına başkalaşmıştım kadar ki bu ilk dersten  dönüşün akabinde üç gün evet tam üç gün ben uslu oturdum. (Güneş, Sayı 9, 1 Mayıs 1927)


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder