http://images.socialpano.com/

Kudüs Davasını Sloganlaştırmaktan Kurtarmalıyız

Kudüs’te devam eden işgal ve baskı karşısında İslam dünyası etkin bir rol üstlenmeli... ‘Kudüs’ün yanında yer alma’ fikrinin sloganlaştırılması ve gerçek anlamından uzaklaştırılmış olması Müslüman dünyası için büyük bir sorun oluşturuyor.21.07.2017 11:59

İsrail’in geçen hafta Mescid-i Aksa’da 3 Filistinliyi şehit etmesi ve ertesi günü Aksa’da Cuma namazının kılınmasına izin vermemesi Filistin’deki gerilimi bir kez daha artırdı.

Filistin Müftüsü Muhammed Hüseyin’in çağrısı ile Cuma günü Aksa’ya gitmeye çalışan Filistinliler Müslümanların kutsal beldesinin kapılarını tutan İsrail güçleri tarafından engellendi ve yüz binlerce Müslüman Kudüs sokaklarında namaz kılmak zorunda kaldı.

İsrail'in gerçek hedefi ne?

‘Güvenlik’ gerekçesiyle bölgede önlem aldığını açıklayan İsrail’in gerçek niyeti ise kısa süre içerisinde anlaşıldı. Uzun yıllardır Aksa’yı bölmeye ve Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye çalışan İsrail yönetimi, Aksa’nın girişine yine ‘güvenlik’ gerekçesi ile metal detektörler yerleştirdi. Böylece uzun zamandan beri Aksa’ya girişleri engellemeye çalışan İsrail, bu durumu resmileştirdi.

İsrail’in bu uygulamalarına tepki gösteren yüz binlerce Filistinli, Aksa’ya yürüdü ve İsrail’in baskılarını protesto etti. En son dün yatsı namazı için Aksa’ya giriş izni vermeyen işgalci İsrail güçleri, yatsı namazını dışarıda kıldıran Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh Sabri’yi plastik mermilerle vurarak yaraladı. İsrail’in saldırısı sonucu yüze yakın Filistinli sivil yaralandı.

Son 1 haftada artan İsrail baskısı ve ihlalleri, Filistin’de yeni bir mesele değil. İsrail’in baskıcı ve işgalci politikaları bütün bölgeyi etkileyen bir sorun olarak uzun yıllardır karşımızda duruyor.

‘Filistin’ değil ‘İsrail sorunu' var

Uzun yıllardan bu yana uluslararası toplumun gündeminde yer alan ve çözümü için uğraşılan bir ‘Filistin Sorunu’ndan bahsedilir… Filistin sorunu olarak kavramsallaştırılan bu sorun, Filistin topraklarında yaşanan çatışmaları, Yahudi göçünü, İsrail devletinin kurulması ve sonrasındaki dönemde ortaya çıkan süreci ifade eder. Bu da bize ‘Filistin sorunu’ olarak ifade edilen kavramın aslında bir ‘İsrail sorunu’ olduğunu gösteriyor…

İsrail sorunu temelde Siyonizmin fikir babası Theodor Herzl’in öncülük ettiği ve 1897 yılında resmileşen Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurulması hedefi ile başlayıp bugüne kadar uzanan sürecin adıdır. Bu yüzden bugün tartışılan sorunu ‘Filistin sorunu’ olarak görmek veya böylesi bir tartışmaya indirgemek en büyük yanlışlıklardan biri olarak önümüze çıkmaktadır.

İsrail Sorunu nasıl ortaya çıktı?

- Theodor Herzl’in öncülüğünde Basel’de toplanan ‘Birinci Siyonist Kongresi’nde alınan kararlarla Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması fikri

- Filistin’de yaşayan ailelere ait topraklarının satın alınarak yurt açılması

- Avrupa’da yaşayan Yahudilerin bu fikir çerçevesinde Filistin’e göç etmelerinin sağlanması

- Balfour Deklarasyonu ile Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasının vaat edilmesi

- Yahudi göçmenler ile Filistinliler arasında çatışmaların yaşanması ve Filistinlilerin topraklarından çıkarılması

- Peel Komisyonu raporu ile Filistin topraklarının bölünmesi fikrinin önerilmesi

- Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen 181 nolu karar ile Filistin topraklarının bölünmesinin kabul edilmesi

- Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulması

- İsrail’in kurulduktan sonra Filistin ‘de işgal ettiği toprakları genişletmesi ve günümüzde de yeni yerleşim yerleri inşa ederek bunu sürdürmesi

Müslümanların sessizliği İsrail’i cesaretlendiriyor

İsrail’in uzun yıllardan bu yana devam eden ve son bir haftada Aksa üzerinden zirveye çıkan baskılarına karşı İslam ülkelerinden ise cılız tepkiler geliyor.

1967’den bu yana Doğu Kudüs’ü işgal eden ve adım adım Aksa üzerinde denetim kurmaya çalışan İsrail’e karşı 50 yıldır geleneksel olarak devam eden ‘kınama’ mesajları bir kez daha Müslüman ülkeler tarafından yayınlandı…

Bu ‘cılız’ tepkilerden fazlasının gelmemesi ise İsrail’in bölgedeki baskı ve işgalini bir adım ileri taşımasında büyük bir rol oynuyor… İslam dünyasının bu tavrını anlamak içinse yaşananlara biraz yakından bakmak gerekiyor.

1948-1973: Filistin’e destek dönemi

İsrail’in kurulduğu günden bu yana Filistin’de yaşananlar bütün Müslüman ülkelerin gündeminde yer alıyor. Nitekim İsrail’in kurulduğu 1948 yılında Arap ülkeleri ile İsrail arasında savaş yaşanmış ve bu dönemde Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiştir. Benzer savaşlar 1967 ve 1973’te de yaşanmıştır. Bu dönemlerde ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülke tarafından desteklenen İsrail, Arap ülkelerini yenilgiye uğrattığı gibi Doğu Kudüs’ü de fiili olarak işgal etti.

Nitekim yaşanan savaşların sonucunda güçlü bir Arap ülkesinin olmadığı da ortaya çıktı. 1973 sonrası dönem Müslüman ülkelerin Filistin’e olan ilgisinin de zayıflamaya başladığı dönemin başlangıcı olmuştur. Nitekim bundan sonraki dönemde Arap ülkeleri ulusal çıkarlarını merkeze alan politikalar izlemeye başladı. Bu döneme kadar Filistin meselesi ile yakından ilgilenen Mısır, 1979’da Camp David Anlaşması ile İsrail’i tanıdı. Bu durum Arap ülkelerinin tepkisini çekse de gerçeği değiştirmedi.

Ürdün Mescid-i Aksa’yı koruyamadı

Yine 1967 savaşının ardından İsrail, Doğu Kudüs’ü işgal ederken, Batı Kudüs ise Ürdün’ün egemenliğinde kaldı. Ürdün’ün de o dönemden itibaren Filistin politikasının değiştiği görülüyor. 1967 işgalinden sonra Ürdün'e bağlı Mescid-i Aksa Vakfı 2000 yılına kadar Harem-i Şerif'in yönetiminde tek söz sahibi oldu. Ürdün’ün Filistin ile ilgili yaklaşımı ise Kudüs ve Aksa ile sınırlı kaldı.

Buna rağmen Ürdün, Kudüs'ü korumakta başarısız oldu. 2000 yılında İsrail Başbakanı Şaron'un yanındaki askerlerle birlikte Mescid-i Aksa'ya gitmesi ve postalları ile Aksa'nın içine girmesi sonrası bölgede tansiyon artmış ve II. İntifada meydana gelmiştir. Nitekim Ürdün'ün başarısızlığı bununla da sınırlı kalmamış ve İsrail yönetimi, 2000'li yıllarda Kudüs'teki etkisini artırmaya başlamıştır.

Faysal: Kudüs'ün sesi olmak istedi

Suudi Arabistan, İsrail’ın bağımsızlığına karşı çıkan ülkelerin başında gelmektedir. Özellikle 1964’te Kral olan Faysal, Filistin davası ile yakından ilgilenmiş ve İsrail’ine karşı direnişe destek vermeye çalışmıştır. Özellikle 1967 yılında yaşanan Arap-İsrail Savaşı ile 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın kundaklanması ve bir süre namazlara kapatılmasından sonra Fas Kralı Hasan ile Suud Kralı Faysal’ın ortak çağrısıyla Rabat’ta toplanan Müslüman ülkeler birlikte hareket etmek için ortak noktada buluştu. Kral Faysal’ın da etkisi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın temelleri atıldı ve 1969 yılında kuruldu.

Faysal’ın etkisi ve çabası ile kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurulmasındaki en önemli neden de Kudüs ve Filistin davasıydı. Nitekim İsrail işgaline karşı İslam dünyasını uyaran Kral Faysal’da “Kardeşlerim! Neyi bekliyorsunuz? Uluslararası vicdan denen şeyi mi bekliyorsunuz? Hani neredeymiş o?” ifadelerini kullanarak İslam ülkelerinin birlik olmasını istemiştir. Faysal, Mısır ile İsrail arasında 1973’te yaşanan savaşta da Mısır’a büyük destek vermiş ve Batılı ülkelerin İsrail yanlısı politikalarına sert tepki göstermiştir. Bu dönemde Batılı ülkelerin politikasına karşı olan duruşunu bir adım ileri götüren Faysal, Batıya petrol ambargosu uygulamıştır.

Müslüman ülkelerin birlikte hareket edememesi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kuruluş felsefesinden uzak bir görüntü çizmesi İsrail’in elini güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Faysal’ın bu adımı özellikle Avrupa ülkelerini zora soktu. Petrol ambargosu uluslararası alanda büyük etkiler doğurdu. Faysal’ın petrol ambargosu 1974 yılında büyük bir ekonomik krizin de patlak vermesinde önemli bir rol üstlendi. Ancak Faysal’ın bir yıl sonra yeğeni tarafından öldürülmesinden sonra Suudi Arabistan’ın Filistin politikası da değişmeye başladı. Suudi Arabistan, İsrail’in politikalarına ve işgaline karşı çıkmayı sürdürse de etkin bir rol üstlenemedi.

İslam İşbirliği Teşkilatı kuruluş felsefesinden uzak

Diğer Müslüman ülkelerin politikası ise bu ülkelerin bile gerisinde kaldı. Müslüman ülkelerin birlikte hareket edememesi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kuruluş felsefesinden uzak bir görüntü çizmesi İsrail’in elini güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Hem Müslüman ülkeler hem de İslam İşbirliği Teşkilatı, İsrail’in işgali ve saldırıları karşısında etkin bir karşı duruş sergileyememekte ve yaşanan saldırıları sadece ‘kınamakla’ yetinmektedir.

Türkiye ve Katar etkin, ancak dönüştürücü değil

Son dönemde Filistin ile ilgili farklı bir politika izleyen bir diğer ülke ise Türkiye. 2000’li yıllara kadar zaman zaman Filistin’e destek verse de etkin bir rol üstlenmekten uzak görünen Türkiye, 2000’li yıllarda Filistin ile yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. İsrail’in yeni yerleşim yerleri inşa etmesine karşı çıkan ve İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargonun kaldırılmasını yüksek sesle dile getiren Türkiye’nin konumu bölge halkının da takdirini kazandı.

Ancak gerek Türkiye’nin bölgesinde karşı karşıya kaldığı diğer sorunlar gerekse de imkân ve kapasitesinin sınırlı olması istediği etkinliği göstermesinin önünde bir engel olarak durmaktadır. Bunun ortaya çıkmasındaki bir diğer neden ise Müslüman ülkelerin ortak hareket edememesinden kaynaklanıyor. Türkiye ile birlikte Filistin’e ve Kudüs’e en büyük desteği veren bir diğer ülke ise Katar. Katar’ın ve Türkiye'nin desteği büyük bir önem arz etse de dönüştürücü bir etkisi yok.

Filistinli grupların ayrışması İsrail’i güçlendiriyor

Filistin’deki sorunun bir diğer önemli nedeni ise Filistin’deki ayrışma. El-Fetih ve Hamas arasındaki güç mücadelesi ve görüş ayrılıkları Filistinlilerin, İsrail karşısındaki etkinliklerini zayıflatmaktadır. Bu durum, İsrail’in bölgede elini rahatlatırken, Filistin’in kaybına yol açmaktadır.

‘Filistin ve Kudüs davasını’ sloganlaştırmaktan kurtarmalıyız

Tüm bunların bir sonucu olarak Filistin’de devam eden işgal ve baskı karşısında İslam dünyası etkin bir rol üstlenmiyor. Kudüs’ün Müslüman ülkeler için sembol olma durumu son dönemde gittikçe sloganlaşıyor.

‘Kudüs’ün yanında yer alma’ fikrinin sloganlaştırılması ve gerçek anlamından uzaklaştırılmış olması Müslüman dünyası için büyük bir sorun oluşturuyor.

Nitekim bu durum Müslüman ülkelerin İsrail saldırılarına tepkisini de etkilemekte ve tepkinin ‘kınama’ mesajları ile geçiştirilmesine yol açmaktadır. Kudüs’ün yalnızlaştırılması ise en fazla İsrail’i cesaretlendiriyor.

Bugün Ortadoğu’da ve Filistin’de var olan gerçek sorun, İsrail’in saldırganlığını sürdüren politikaları. Müslümanları hedef alan saldırıları, yeni yerleşim birimlerinin inşası, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın statüsünü değiştirme ve ‘ilhak’ etme hedefi, İsrail’i bölgede bir sorun olarak öne çıkartıyor.

İsrail’in kalıcı bir barış için 1967 sınırlarına geri dönmesi ve Filistinlilere vatanlarında özgürce yaşama imkânını sağlaması gerekiyor. Müslüman dünyasının ise bunun sağlanabilmesi için birlik içerisinde hareket ederek, gittikçe büyüyen İsrail baskılarının önlenmesi için uluslararası toplumu harekete geçirmesi gerekiyor.

Kaynak: Yeni Şafak / Mesut Özcan


Paylaş :


 

 

Diğer Haberler

Tüm Haberler »

 

Anketler

Anket 1

Web sayfamızın tasarımını nasıl buldunuz?

  • Gönder